“Aile belki de gözünü kapattığında karnında hissettiğin...

“Aile belki de gözünü kapattığında karnında hissettiğin şey”

Pek çok ödülle de taçlandırılan B Planı’nın iki dilli oyunu “Yuva / Home”: Vakti zamanında, Filistin’den New York’a şarkıcı olma hayaliyle gelip, gündüzleri balık temizleyerek geceleri de taksicilik yaparak ailesine bakan Tazim; Meksika’daki homofobik ailesinden kaçıp, "drag queen" olarak yeni hayatına tutunmaya çalışan Chicho; ve savaşta bombalar altında kalan ülkelerinden kaçan iki kardeş Seda ile Barış’ın hikayesini kadraja alıyor…

16 Haziran 2018 - 10:12

“Biz ‘yeryüzünde’ herhangi bir yerde kendimizi evimizde hissediyor muyuz?” diye sorar varoluşçu felsefenin babalarından Martin Heidegger... Yersiz yurtsuzluk Heidegger felsefesinin temel kavramlarından biridir ve bu kavramın patolojik bir anlama da sahip olduğunu belirtir. Bu mevzuyu annesini kaybetmiş bir çocuğun durumuna benzeterek; “Annemizi kaybetmemiz bizim için onu her yerde arama ve ona sahip olma arzumuzu ve buna dair özlemimizi kamçılamaktadır” der. Bu bağlamda, aslında yeryüzünde yaşayan bütün insanlar doğuştan yersiz yurtsuzdurlar; çünkü annelerini hiçbir zaman bulamayacaklardır. Bütün denemeleri de başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkûmdur. Mevzumuzun teması ‘yersiz yurtsuzluk’. Zira röportajımızın öznesi olan B Planı’nın son oyunu “Yuva” tam da Heidegger’in ve aslında ‘yersiz yurtsuzlaşma’ kavramını 68’den sonra ortaya koyan Deleuze ve Guattari gibi pek çok üstadın, vaktinde ağır mesailer harcadığı konuyu dert ediniyor. 

“Hikayenin merkezine yersiz yurtsuz birbirinden çok farklı dört insanı koyarak, onların yuva arayışıyla geçirdikleri altmış dakikalık karşılaşmasını anlatıyorum. Farklı yerlerde yetişmiş bu karakterleri ortak paydada buluşturan tek bir şey var. O da hepsinin ait olmadıkları, ait hissetmedikleri ve aslında onları sahiplenmemiş bu yerde bir yabancı olmaları. Bu yer onlara, onlar bu yere yabancı anlayacağınız.” diyor “Yuva”nın yazarı ve yönetmeni Sami Berat Marçalı

Gelelim oyunun emekçilerine: son zamanlarda seyrettiğim en iyi performanslara imza atan oyunculuklarda ise Bora Akkaş, Erol Ozan Ayhan, Özlem Zeynep Dinsel ve Saim Karakale yer alıyor. Yapımcılığını Yağmur Dolkun’un, mentorluğunu Handan Özbilgin Bromley’in, dekor ve kostüm tasarımını Marta Montevecchi’nin yaptığı oyunda; ışık tasarımı Alev Topal’ın, ses tasarımı Fatih Rağbet’in koreografi ise Gizem Erdem’in imzasını taşıyor. Prömiyerini New York’ta yapan ve seyircisini; “Yuva nedir? Neye denir? Yaşadığımız ev? Doğduğumuz ülke? Barındığımız alan? Değişen enlem ve boylamlarımızla bitmeyen yuva arayışımız bir gün son bulabilir mi?” sorularıyla başbaşa bırakan oyunun yaratıcıları ile bir araya geldik. 

 

“Kimin hayatına ne kadar dokunabiliriz” 

“Yuva” bana caz melodilerinin doğaçlamasını anımsattı. Ve aklımda oyun boyunca Ercüment Cengiz’in “Gırnatacı” kitabındaki; “Hayat bir caz şarkısına benzer evlat. Nasıl ve ne zaman bitireceğini kestiremediğin bir caz şarkısına” sözü yankılandı. Sizdeki mevzunun kilidi ve hissiyatı nedir? 

E. Ozan Ayhan: Anton Çehov’un iki taslağı vardır; ilk versiyonu (1889’da yazılan) “Orman Cini” ve ikinci versiyonu da “Vanya Dayı”. “Orman Cini”nin sonunda, Vanya kendini öldürür. Çehov, asıl trajedinin öldürmemesi, hayata o şekilde devam ediyor olması üzerinden oyuna yeni bir revizyon getirir ve “Vanya Dayı”yı yazar. “Yuva”nın da böyle bir durumu var; sonunda hiçbir yere bağlanamıyor. Çünkü hayat da böyle bir şey değil mi! Benim için kilit ve asıl trajedi; hikayenin ‘mutlu’ ya da ‘mutsuz’ sonla bitiyor olması değil de, akışın devam ediyor olmasıydı. 

Ö. Zeynep Dinsel: Metni ilk okuduğumda yarattığı his; vicdan örselenmesi oldu fakat gün sonunda da bir şey yapamama haliydi. Çünkü aslında bu hikaye hiç başımıza gelmeyecek dediğimiz ama tam da başımıza gelebilecek türden. Oynadığım karakter de savaş mağduru, yuvasız, vatansız kalıyor. Günümüzde de yaşadığımız ve her insanın vicdanını yaralayan ‘gerçekler’ bunlar, fakat bu hissiyata rağmen bir şey yapamıyoruz. Sonuçta evet, kimin hayatına ne kadar dokunabiliriz ya da huzura kavuşturabiliriz? Yapamayız, biliyorum. Ama tüm bunların yanında; bu hikayenin bir parçası olmak bana iyi geldi. 

Saim Karakale: Metinin bende yarattığı his ‘sıkışmışlık’tı. O dönemde, kendi hayatımda da sıkışmış bir yerdeydim. Oyundaki karakterime de denk düştü diyebiliriz. O yüzden benim için daha da sancılı bir süreç oldu. İnsanoğlu unutan ve bir yanıyla da yanılan, aciz bir varlık. Daha öncesinde o durumda olduğunu ve ona yapılanı unutuyor ve varlığını kabul gördürdüğü yerden, o da bir başkasına yapıyor. Mesela; Bugün savaş nedeniyle göçmek zorunda kalanlara yapılan dışlanma, farkında değiller ama belki bir süre sonra, dışlayanların da başına gelebilir. Empati kuruluyor evet, ama sonradan gelene her zaman daha büyük duvarlar örülüyor. “Yuva” da aslında insanın kendi yaşadıklarının özünü unutması üzerine nüanslar veriyor. Hepimizin hayatta sıkıştığı yerler var ama günün sonunda çoğumuz vicdan tazelemek zorunda kalıyoruz. Oyuncudaki taksici Tazmin’in yaptığı gibi; belki o da taksi kapısını göçmene açarak vicdanını tazeliyordur. Ve gerçek olansa; Vanya Dayı’daki gibi ne olursa olsun hayat devam ediyor. 

“Kalbimle hareket edersem yuvamı bulabilirmişim” 

Bugüne kadar yazdığın hikayelerden farklı olarak “Yuva”da yazım sürecin nasıldı? 

Sami B. Marçalı: Bir süredir üzerinde kafa yoruyordum zaten. “Yuva” kelimesini başlangıç noktası kabul edip, üzerine çalışmaya başladım. Kelime anlamını biliyordum, aradığım daha çok kelimenin anlam olarak yetmediği, derinden hissetmem gereken kısmıydı. Bu kavram üzerine çok uzun düşündüm, araştırma yaptım. Sonuç olarak “yuva” benim için ne demek bir türlü bulamadım. Bir an anlamını bulduğumu sandığım ancak ertesi gün kaybolan bir şeydi bu “yuva”. Sonra, bu arayışıma biraz ara verdim. Yuvalarımı değiştirip, durdum dersem daha doğru olabilir. Resme uzaktan bakınca, boşlukları çok net görebiliyormuş insan. Zihnimle hareket ettiğim sürece, bu kavramın benim için ne ifade ettiğini bulamayacakmışım. Sadece kalbimle hareket edersem ve bunu becerebilirsem yuvamı bulabilirmişim ancak. Bunu becerebildiğimi iddia etmiyorum ama ne demek olduğunu anladığıma inanıyorum. İşte hikayenin çatısı da buradan çıktı.  

“Yuva”yı izlemeyenler açısından biraz grift yaparsak ne söylemek istersin? 

Sami B. Marçalı: ‘Sıkışmış’ ve ‘öteki’ diye adlandırılan karakterlerden oluşan bir hikayeyi nasıl anlatırım ve biraz da klişeyi nasıl olumlu yönde kullanırım üzerinden yazdığım bir oyun “Yuva”. Yoksa baktığınızda; Asyalı, klasik bir taksi şoförü, Meksika’dan gelen bir drag queen ve iki tane de savaş mağduru kardeş. Bugünün Suriyelisi belki ama gelecekteki Türkiyelisi de olabilir… Bu karakterlerin diyaloglarını yazmak benim için çok büyük bir serüven oldu. Çünkü dördü de aynı dili konuşmuyorlar. Aslında dilini bilmesek de bir insanla iletişim kurabiliriz; gerçekten istiyor muyuz, bunu bulmamız lazım! Nasıl bu dört karakteri birbiriyle anlaştırıp, bağ kuracağım gibi kafayı zorladığım yerler oldu. 

 

“Nefret et ya da kaçmak iste varlığını hissettiren bir şey” 

Şimdi konuştuklarımızdan ortaya çıkardığım; hem yuvamız olsun istiyoruz, hem de sonuna dek özgür! Arafta gibiyiz. Bizim gibi coğrafyalarda aile kavramının hastalıklı bir hemhal olduğunu düşünenlerden biri olarak ‘yuva’ neresidir ya da neresi değildir desem? 

E. Ozan Ayhan: “Yuva”nın yorumlanmasında ince bir çizgi var. Zira dert edindiği meseleler bakımından da çok dramatik bir örgüyle anlatılabilirdi. B Planı’nın bu ince ayarı iyi kotardığını düşünüyorum. Yurtdışında yaşarken deneyimlediğim iki katman vardı ki bence oynadığım karakter için de aynı durum geçerli. Birinci katman; hiçbir yere bağlı olmama hissiyatı, uydu gibi. İşte bu insana muazzam bir özgürlük hissi veriyor. Bizim coğrafyada ise; toplumsal bir baskı var ve herkes kendini bir aile olarak kodluyor. Övünülen de bir şey; “biz bir aileyiz”. Ama işte bu aynı ölçekte sorumluluk ve bireysel kısıtlamalar da getiriyor. Oynadığım karakterde de aynı şey var. Bence, eğlenceli ve özgürlüğünü aldığı yerin drag queen olmasının dışında; o da bir vakitler, ABD’ye göçmüş ve ‘buranın’ bir parçası olmadığını düşünüyor. Dolayısıyla ‘istediğimi yaparım ki en kötü ihtimalle Meksikalı derler, geçerler’ kafasında. İkinci katmanı ise açıklamam mümkün değil! Bence yuva; doğduğun yer, köklerinle ilgili, hissiyata dair bir şey. Nefret et ya da oradan kaçmak iste, yine de derinde bir yerde, orada varlığını hissettiren bir şey. 

Saim Karakale: Dört yıl önce babam alzheimer oldu. Gemiciydi. Dünyanın yüzde 60’ını gezmiştir ama şu anda, sadece çocukluğundaki anılarını, köklerini hatırlıyor ama ayakkabısını giyemiyor. Çünkü bu hastalıkta çok temel şeyler kalıyormuş ve bir insanın kökleri en temeli ise bu da ‘yuva’nın bir insan ömründe neye eşdeğer olduğunun göstergesi bence. 

Ö. Zeynep Dinsel: Yuva; his aslında. Mesela; yıllardır ailenden ayrı yaşamak istersin, sonunda yaşarsın da ama bu defa da o evi, ailenin hallerini özlersin. Bu özlem vatan için de geçerli. Yuva da böyle bir şey; aidiyet duygusu… Oynadığım karakter, savaş sebebiyle kardeşini de alıp, özgürlükler ülkesidir diye ABD’ye geliyor. Ve daha ilk dakikadan itibaren ‘yuva’sızlığı onun aleyhine işliyor. Mesela herkesin dilinde; ‘buradan gitmek istiyorum’. Ama ‘memleketimin portakalı’ diye koşa koşa geri döneni biliyorum ben. 

“Nadir de olsa bazı insanlar var dünya vatandaşı” 

Bazı insanlar tüm bu kavramları aşmış görünüyor, tüm öğretilenlere ve sisteme inat… 

Ö. Zeynep Dinsel: Nadir de olsa bazı insanlar var dünya vatandaşı olabilen. Çünkü insanlarla ilişki biçimleri üzerinden kendini tanımlamıyor, kendiyle barışık. Dolayısıyla beklentisi de yok, böylesi dertleri de. O yüzden de dünya vatandaşı olup, her yerde yaşayabiliyor. Aslında her zaman istediğimiz özgürlük, her zaman da yapabildiğimiz ya da yapabileceğimiz bir şey değil! Çünkü sen bir takım kuralların içine doğuyorsun. Ve o kuralları o kadar benimsiyorsun ki, o kurallar kalktığında ne yapacağını şaşırıyorsun. Kurallar, sana kim olduğunu, ne yapman gerektiğini söylüyor. Tüm bunların hiçbiri olmasa; biz ne yapardık? İşte esas özgürlük bu! 

Madem fotoğrafımız; kökler, yuva, coğrafya, aile kavramları üzerine şekilleniyor, Slavoj Zizek’in cümlesini buraya koymak isterim: “Aile mitini görmezden gelip doğrudan toplumsal gerçekliğe bakamayız. Yapmamız gereken çok daha zor: Aile mitini içeriden çökertmek”…

Ö. Zeynep Dinsel: “Yuva” kavramı “aile” ile eşdeğer görülür. Bir bakıma aile, hayatının ilk yaralarını aldığın yerdir. Aile hem bir parçan hem de kendinde nefret ettiğin özellikleri gördüğün aynan. Ama bizim coğrafyada daha da kopulamayan bir hal. Bizler birey olarak yetişmediğimiz için aslında birer ‘aile ferdi’yiz. Bir yanıyla da bu ‘aile’ denen kavram, bir topluluk. 

E. Ozan Ayhan: Twitter’da “diaspora_turk” diye bir hesap var; orada yurtdışındaki gurbetçilerin yaşamlarından kesitler paylaşılıyor. Mektuplar, anekdotlar, hatıralar… Paylaşımlarına dikkat ederseniz, bir aileye, vatana duyulan özlemden gurbet meselesi anlatılıyor. Bu röportajı okuyanların bu siteye de bakmasını isterim, farklı insan hikayeleri var. Ben aile kavramını hastalıklı bir hemhal değil ama gerçekten de çok grift bir mesele olduğunu düşünüyorum. 

Saim Karakale: Benim gördüğüm, anne ve baba, seni belli bir yaşa kadar büyütüyor ve sonra onlar büyümeyi bırakıyor, çocuklar devralmaya başlıyor. Bu bir döngü… Bunun coğrafya ile ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Dünyanın her yerinde olan insana dair bir şey... Ama görünen o ki; insanın kendinden olana sahiplenme duygusu ağır basıyor. İnsan sadece ciğerinden nefes alırsa ve karnından nefes almazsa çok yaşayamıyor. Aile belki de o karnındaki şey. Gözünü kapattığında, karnında hissettiğin şey gibi... 

“Herkesin tiyatro yapması lazım!” 

Metini çalışırken kendinizde neler keşfettiniz? 

Ö. Zeynep Dinsel: Oynadığım abla karakteri, ilk başta okuduğumda bu kadar çaresiz bir yerde değildi. Durumunun farkındaydım ama ‘bu kadar büyük olduğunu bilmiyormuşum’ dedim. Çünkü bu da yaşamadan bilinebilecekler listesinden değil. 

E. Ozan Ayhan: Oynadığım karakterim eşcinsel, genel olarak ‘öteki’; bu bende her zaman bilinç ve entelek seviyedeydi. Ama ilk defa “hissettim”. Üzerine düşünmeye ve empati yapmaya başladım. Bu yüzden de herkesin tiyatro yapması lazım! Bahsettiğim; tiyatro sanatına girmek ya da profesyonel olması değil. Çünkü tiyatro ile bir anlığına da olsa başka birini anlamaya çalışıyorsunuz. Aslında düşünsel bilgi, sizi bir yere kadar götürüyor ama onun hissiyatını anladığınızda, tam manasıyla derdini dert edinmeye ve belki de onu savunmaya başlıyorsunuz. 

Saim Karakale: Oynadığım karakter hayatın ona yaşattıklarından olsa gerek ‘anlayışsız’ ve günümüze bakınca çok da uzak, yabancı bir karakter değil. Bu karakterin içinde deneyimlediğim; ‘sıkışmışlık hissi’ydi. Gündelik hayatta karşılığını yaşadığımız aslında; bir insan anlamak istemiyorsa anlamıyor, ancak istediğinde algı kapıları açılıyor. 

Velev ki canlandırdığınız karakterler üst komşunuz yahut şimdi bizimle aynı masayı paylaşanlar; ona ne söylemek isterdiniz? 

Ö. Zeynep Dinsel: Önce uzun uzun sarılırdım. Yalnız olmadığını ve onu anladığımı hissettirmek isterdim. 

Saim Karakale: Bakınca oyundaki tüm karakterler yalnız aslında. Ama ben pek bir şey söyleyebileceğimi sanmıyorum. Söyleyeceğim, hiçbir işe yaramayacağı için bir şey demezdim. 

E. Ozan Ayhan: İlk cümlem soru sormak olurdu; zira onu daha da anlamaya çalışmak isterim, yeterince anladığımı düşünmediğim için. 

Sami B. Marçalı: Oyundaki dört karaktere de kolay gelsin derim. Sokakta görsem selam verir ve geçerim. Çünkü hiçbir söylediğim onlara yardım etmeyecek. Belki de sarılmak ya da bir cümle kurmak ona daha da kötü gelecek.

B Planı hakkında: www.b-plani.org 

 

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Cengiz Er: Trump'a Telefonu Fırlatmak İstedim
Cengiz Er: Trump'a Telefonu Fırlatmak İstedim
Ali Baba'ya New York'un A Belgesi
Ali Baba'ya New York'un A Belgesi