Kim bu Erdoğan’ın "başdanışmanları"..

Kim bu Erdoğan'ın "başdanışmanları"..

Prof. Dr. Yalçın Küçük, Okan İrtem, Barış Zeren ve Deniz Hakan ile gündemi değerlendirdi.

20 Haziran 2017 - 09:47

Deniz Hakan: Yalçın Hocam, gene çok konu var. Nereden başlamalı? Katar ile Suudi Arabistan arasındaki gerginlik var; Katar’ın teröre destek sağlaması suçlaması var; Türkiye’nin, yöneticilerinin Katar’a verdiği destek var. Tüm bunlar olurken, devlet sırrını açığa çıkarmakla suçlanan Enis Berberoğlu var. Herhangi birinden başlayabiliriz...

Yalçın Küçük: Deniz Hocam, evet, çok konu var, adım adım gideriz, mülakatımızı, sohbetimizi böleriz. Hepsine geleceğiz. Ancak şöyle başlayabilir miyim? Şimdi, başdanışman Ertem diye birisi var. Tayyip Bey’in başdanışmanlarından bir tanesi. Diyor ki, “Katar’daki kriz önümüzü açar”; gazetelerde var. Burada sormamız gereken şudur: Kim bu başdanışman Ertem, bu bir. Şu da iki: Her türlü devlet teşkilatında başdanışmanların kendisine bağlı en az 10 tane danışmanı olur, bu danışmanlar çalışır, rapor hazırlar ve bağlı oldukları başdanışmana sunarlar. Peki, danışmanlar nerede; kim bu Ertem, biz hiç tanımıyoruz bu başdanışmanı. Birinci nokta budur.

İkinci noktaya gelelim. 1950’li yıllarda, Fransa’dan yeni gelmişti, 1-2 sene orada bulunmuştu ve çok önemli bir dergi çıkarttı: Akis.

D.H.: Metin Toker’i söylüyorsunuz.
Y.K.: Evet, Metin Toker’den söz ediyorum. Bu dergi çok önemliydi, Türkiye tarihinde önemli bir dönüm noktasıydı. Dergide tek başına o yoktu. Aynı zamanda daha isimleri yeni yeni duyulan Mümtaz Soysal ve Doğan Avcıoğlu da vardı. 1950’li yıllardan bahsediyorum, müthiş bir dönemdi, Akis 30-40 bin satıyordu ve çok etkiliydi. Şunu da söylemeliyim: “27 Mayıs’ı kim yaptı” diye sorarlarsa, yanıtım şu olur: O sırada Turhan Feyzioğlu, Aydın Yalçın gibi isimlerin çıkarttığı Forum dergisi, bir de Akis vardır. Bunlar çok etkili oldular. Dolayısıyla yapanlar arasında bunlar vardır, değil mi Okan Hocam?

Okan İrtem: Tabii. O yıllarda Forum ile Akis arasında sanki bir tür iş bölümü vardı. Forum DP karşıtı ve fikir ağırlıklı, daha çok aydınlara, elitlere seslenen bir dergiyken; Akis Forum’un da savunduğu siyasi fikirlerin daha yaygın bir biçimde okunmasını, bilinmesini sağlayan bir yayındı. Ek olarak, Akis aynı zamanda DP iktidarı sırasında yazarlarını sık sık cezaevine uğurlayan da bir yayın organıydı. Metin Toker derginin herhalde en tanınan ve hapse giren yazarıydı. Avcıoğlu da bu dönemde, henüz adı yeni yeni duyulurken, Akis’i çıkarma sorumluluğunu üstlenmişti.

Y.K.: Çok güzel. Metin Toker yeni kavramlar ortaya atardı, biraz Fransızca’dan, biraz da başka dillerden kavramlar… Biz de o zamanlar etkili insanlarız, üniversitede okuyoruz, ilgiliyiz, bu dergileri takip ederdik. Mesela Metin Toker, “Efendim bakanların ministrable olması lazım” demişti. Yani bakan olabilir kişiler olması lazım ve bu doğrudur. O zamanlar böyleydi, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Sekreteri İsmail Rüştü Aksal’dı. Daha önceki dönemde Maliye Bakanı olmuştu. Çok kibar bir adamdı ve Ticaret Bakanlığı Teftiş Kurulu’ndan yetişmedir.

Biz ona gittiğimiz zaman söyledi, o sırada CHP muhalefetteydi, Demokrat Parti’nin eski Maliye Bakanı Nedim Ökmen için, “o benim İstanbul Lisesi’nden sınıf arkadaşımdı” dedi. Yani bir bakanın, bakan olabilmesini sağlayan özellikleri vardı. İster başdanışman, ister bakan, bugün bu görevlerde bulunanların hiçbirinin başdanışman olabilir bir özelliği veya “ministrable” bir özelliği yoktur. Bu gayet kötü bir durumdur ve bir ülkede bu olmaz. Tayyip Bey oraya başdanışman Ertem diye birisini atamış, onu kimse önemsemez. Tayyip Bey’in yani bu hükümetin başdanışmanları var, o başdanışmanların ayak danışmanları yok. Öyle şey olmaz. Danışmanlar çalışır, bilgi toplar, başdanışmana söyler, ancak ondan sonra başdanışman görevini yerine getirebilir.

MACRON’UN SOSYALİSTLERLE HİÇ ALAKASI YOKTUR

Barış Zeren: “Ayak danışmanları yok” derken, bunu “altında başka danışmanlar yok” anlamında söylüyorsunuz.

Y.K.: Evet. Öyle bir şey olmaz. Mesela eski Turkish Dailynews’ü çıkaran İlnur Çevik, babası İlhan Çevik kurdu gazeteyi, işte o herkesin danışmanı oldu ve şu anda da Tayyip Bey’in başdanışmanlarından biri. İlnur Çevik ikide bir dış politika hakkında konuşuyor. Niye konuşuyorsun, ne bilirsin dış politika. O da başdanışman. Yani Tayyip Bey’in başdanışman olmayan danışmanı yok. Biz bunların başdanışman olabileceğine inanmayız. Yani toplum bunların hiçbirisine bakmaz, onay vermez, toplum Metin Toker’in söylediği gibi “ministrable” olmasına bakar. Ministrable nedir? Adam bakan olabilir mi, olamaz mı, önemli olan budur. Devletin parasını başdanışman diye bu insanlara veriyorsunuz ama başdanışmanın kendisine bilgi verecek danışmanı yok. Bu, kabul edilemez.

Öbür tarafta Macron diye birisi Cumhurbaşkanı oluyor. Sen nasıl Cumhurbaşkanı olabilirsin, kimsin sen, bir çocuk, bu konuya tekrar geleceğim, çocuk. Hiçbir şeyle alakası yok, sosyalist partiyi yıkmak isteyen Hollande’ın yanındaydı. Macron’un sosyalistlerle hiç alakası yoktur, Madam Marine Le Pen’den bir derece farklıdır, başka bir farkı yok. Macron sağcıdır, faşist diyemeyiz ama büyük sermayenin adamıdır. Kuruduğu hükümet de öyledir, başkanlık seçimine Hollande’ın danışmanı ve Ekonomi Bakanı olarak gelmiş, başka bir şey yok. Fransa’da bu tür şeyler olur. Çıkar bir tanesi yüzde 30 oy alır, sonra da  kaybolur.

SADECE TÜRKİYE DEĞİL, AYDIN DOĞAN DA KATAR’A ORTAKTIR

B.Z.: Başka konulara geçmeden önce, Türkiye’nin Katar’a asker göndermesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Y.K.: Efendim, Tayyip Beyefendi, birdenbire, devletin hiçbir kurulunda karar alınmadan, Meclis’te karar alınmadan Katar’a asker gönderilmesine karar vermiştir. Çok seviyor Katar’ı, çok güzel. Biz bunu şöyle algılarız, “Katar bizim ortağımızdır” biçiminde düşündüklerini söyleriz.

D.H.: Ne kamuoyunda, ne mecliste tartışılıyor. Bunları artık salt görüntüde olsun, yapmıyorlar. Bu çok doğru. Ancak, askeri işbirliği kararı o kadar birdenbire mi, emin değilim. Amerika’da, Obama’nın son döneminde, IŞİD’den ayrı, “radikal” olmayan, Amerikancı Sünni devletlerin oluşturduğu bir ordu oluşturulmaya başlaması epey tartışılmıştı. Nitekim Hulusi Akar, Şubat ayında Erdoğan’la birlikte Suudi Arabistan’a ve Katar’a gitti ve İslam ordusu sözü o dönemde de telaffuz edildi. Türkiye’de büyük tepki aldı.

Y.K.: Tabii, Hulusi Akar Suudi Arabistan’a gitmişti, orada Suudi Arabistan’la İslam Ordusu kurmayı denedi, olmadı. Şimdi ordu kuruyoruz, hangi güçle, belli değil. Ve şimdi bir de Aydın Doğan’ımız var, “Katar bizim ortağımızdır” diyor. Hürriyet’in manşetlerine bakın, iki üç gündür “Canım Katar’ım, Katar bizim kardeşimiz” diyor. Bunun anlamı şudur, sadece Türkiye değil, Aydın Doğan da Katar’a ortaktır. “Ortağıma bir şey olmasın” demektedir.

SUUDİ KADINLARI KATAR’A GİDİP DANS EDİYORLAR

D.H.: Erdoğan’ın başdanışmanı Erten’in “biz Katar krizinden çok şey kazanırız” demesini neye bağlıyorsunuz? Suudi Arabistan ve Katar arasındaki gerilim yükseldiğinde, ikisi arasındaki iki temel sorunun İhvan ile İran olduğunu biliyorduk. Bu gerilim hep vardı. Tansiyon yükselince, kimi bunun nedeni olarak İhvan sorununu birinci sıraya koydu, kimi İran meselesi daha önemli dedi. Katar’ın bu iki alandaki politikalarına Amerika da karşı olduğundan, “Amerika bunu yapıyor” diyenler de oldu.

Amerika’nın Katar’ı bu başlıklar üzerine eleştirdiği doğru, ancak Amerika’nın Suudi Arabistan ile Katar’ın arasının çok fazla gerilmesini isteyeceği kanısında değilim, ne dersiniz? Amerika’nın Suriye savaşında ilerleyememesinin ve Esad’a karşı savaş yerine IŞİD’e karşı savaş şiarı getirerek zaman kazanmaya çalışmasının nedenlerinden biri de bölgede Sünni cepheyi bir arada tutamamasıydı. Şimdi, bu “uzun savaş” içinde kendi cephesini, işte bu Sünni cepheyi toparlamaya çalışıyor. Katar’ın biraz uslanmasını ister ama Suudilerle ilişkilerinin kopmasını istemez.

Gerilimin yükselmesinde Suudi Arabistan’ın, Amerika’nın Katar’dan beklentileri ile açılan kapıyı fazla zorlamasının etkisi olduğu kanısındayım. Amerikancı Sünni cephesi aktörleri bunu hep yapıyor. Suriye savaşından önce Türkiye’nin arabuluculuk heveslerini hatırlayabiliriz. Amerika’nın çıkarlarını, Amerika’dan Amerikancı bir şekilde savunmaya çalıştıkları ve ileri gittikleri çok oldu. İran’la arabuluculuk çabaları, Esad’a karşı savaş, hepsinde gördük.

Bütün Amerikancı İslamcıların aklında, “Amerika’nın açtığı kapıdan biz de gireriz, bunu değerlendiririz” var. “Hem de nasıl gireriz” diyen danışmanlar bol herhalde. Tabii, müthiş bir cehalete dayanıyor ve sonu hep büyük hüsranlarla bitiyor. Öğrenmiyorlar.

Y.K.: Öğrenmezler.

D.H.: Suudi Arabistan da, Amerika Katar’ın bu politikalarına karşı olduğu için ve ikisi arasında bir tür Sünni cephesi liderliği ve programı savaşı olduğu için, Amerika’nın açtığı kapıdan fazla içeri girebileceği ümidinde görünüyor. Nereye varır, göreceğiz.

Türkiye ise zaten Katar’a çokça yatırım yaptı. Hem ekonomik, hem de siyasal olarak. Fakat bu çıkarlarını savunmanın ötesinde, bu krizden ne kazanmayı ümit ediyor olabilirler? Erten’in söylediği, “çok kazanırız” sizce nedir? Hâlâ Katar’la birlikte savundukları programın, İhvan programının galip gelmesini gerçekten ümit ediyor olabilirler mi?

Y.K.: Deniz Hocam, öğrenmezler. Ama bu başdanışman Ertem’in söylediklerini çok ciddiye almayın. Her başdanışman veya bakan Tayyip Bey bir şey söyleyince sırayla alkışlıyorlar. Faruk Çelik diye bir bakan var, çok önemli bir bakan, Tayyip Bey’in Meclis’e girmesini sağlamıştı, o sırada milletvekiliydi, o da şunu söyledi, “Bütün dünyada başları sıkışanlar bize başvuruyorlar” dedi. Öyle bir şey yok ama bunu alkışlıyorlar. Başdanışman ya da bakanların söylediklerini ciddiye almamak, çok fazla abartmamak lazım.

Bu iş basit değil, Suudi Arabistan’ın Katar’dan rahatsız olması için çok neden var. Böyle bir şey olduğu zaman bu onu rahatsız eder, mümkün olsa Katar’ı alır. Bir başka “ahlaksızlık” da var. “Ahlaksızlık” derken, tabii bu benim görüşüm değil, Suudilerin bakış açısından söylüyorum. Şöyle açıklayabilirim: Katar ve Suudi Arabistan birbirine çok yakındır, Suudi kadınları arabalarına binip Katar’a gidiyorlar, giysilerini değiştirip, dans ediyorlar, geri geliyorlar. Suudi Arabistan’ın buna “evet” demesi mümkün değildir, buna karşı belli açıklamalar yapacak ve belki önlemler alacaktır.

Biliyorsunuz, ben her sabah saat 6’da hem Fransız televizyonlarını izliyorum, hem de diğer televizyonlara bakıyorum. Burada iki noktaya değineceğim: Birinci olarak Fransa ve İngiltere’yi söyleyeceğim. İkincisi de şudur, ne dedi Tayyip Bey, “paralı askerlik olmayacak” dedi.

HAYATİ BEY’İN EŞİ BİZZAT TAYİP ERDOĞAN’DAN DUYDUĞUNU SÖYLEDİ

B.Z.: Dedi ama, kendisinin paralı askerlik getireceğinin açıklanması üzerine bunu söyledi.

Y.K.: Evet. Hayati Bey’in hanımı, türbanlı hanımefendi, kulaklarıyla duymuş, herkese söyledi: “Bu, Tayyip Beyefendi’nin, başkanımızın sözüdür, paralı orduya dönüyoruz” dedi. Tayyip Bey de bir gün sonra bu sözleri yalanladı, “yok öyle bir şey” dedi. Memleketin haline bakın, birisi “dedi” diyor, diğeri “demedim” diyor. Hayati Bey’e geleceğiz, Burak Bey’e de geleceğiz. Burak Bey çok önemli değil. Ama biraz artık lengüistik lazım bunları anlamak için. Bizim okuyucularımız bunları artık anlayabilir. Ayrı bir yazı yazabilirim.

Paralı askerliğe geçecektik, Hayati Bey’in eşi birden geldi, önemli bir figür olarak çıktı, bizzat Tayyip Bey’den duyduğunu söyledi; “paralı askerliğe başlıyoruz, paralı askerliğe geçiyoruz,” dedi. Tayyip Bey bir veya iki gün sonra “hayır efendim, bunlar dedikodu” yanıtını verdi. Peki ne oluyor; “paralı askerliğe geçeceğiz” demek ne demektir, “hayır, geçmeyeceğiz” demek ne demektir? Fırat Kalkanı’nda kaybettiğimiz askerler var, Türkiye 75 veya 80 şehit verdi. 80 şehit verdiysek 75’i, 75 şehit verdiysek 70’i paralı askerdir. Hiç kimsenin umurunda değil, bunlar paralı askerdir. Şehit olduklarında gazetelerde yazıyor, okuyoruz. Gazeteler “ev almak için askere gitti, şunu yapmak için askere gitti” yazıyorlar. Bu sistem paralı asker sistemidir. Bir kısmı paralı askerdir. Bilimde her şey ayrıntıdadır. Doğru mu, değil mi, onu bilmiyorum, ben çok haber dinleyen bir adam değilim, doğru değilse beni düzeltin; Zekai Korgeneralin emriyle ölen Halis Astsubay da paralı askermiş. Uzman çavuşmuş, sonradan astsubay olmuş. Demek ki, paralı askerler astsubay olabiliyor, astsubay olabiliyorsa yolu açık, yüzbaşı’ya kadar da gidebilir. Yolu açmışız, tabii öbürleri yok, onlar ayrı, o konuya girmiyorum.

B.Z: Öbürleri dediğiniz nedir?

Y.K.: Albaylar, üst düzey askerler paralı asker değil, ona başka türlü bakmak lazım. Onlara başka türlü bakıyoruz; zaten 2007’den beri onların çoğunu eğitmek için hapse atıyoruz. Daha önce de söyledim; bir ülkede, gazetelerde elleri arkadan kelepçelenmiş olarak resmi basılmış bir insanı Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevinde tutamazsınız. Bu başka bir şeydir.

Ne oluyor Türkiye’de, gazeteciler tutturdular, “İstanbul Belediye Reisi’nin damadı serbest bırakıldı” diye, Kemal Bey de tekrarlıyor. Ne oldu, biraz ciddi olarak bakalım, ben gayet açık olarak söylüyorum, ben 1961-62’den beri Fethullah Gülen’i kötü, zararlı, yanlış bir adam olarak gördüm ve eleştirdim. Ama yaptıklarından dolayı veya onu seven, ona katılan insanların hapse girmesini ben anlayamam. Bu başka bir şey.

DEMİREL ÇOK MİLLETVEKİLİ KOYMUŞTUR CHP’YE

D.H.: Yalçın Hocam, tamam, kumpas demiyoruz, çünkü yapılanlarda tek sorumlu değiller. AKP tarafının bu işlerde sorumluluğunu aklama yoluna gitmemek için kumpas demiyoruz. Öte yandan, Gülencilerin bir kısmının yargıda, Ergenekon türü davalarda yaptıkları var. Bunlar, tabii, yargılanmalı. Ama Gülenci, darbe, terör gibi sözler iktidar açısından kolaycı bir anahtara dönüşmüş durumda. OHAL, muhalif avı, hepsi bu sözlerle meşrulaştırılmaya çalışılıyor.

Y.K.: Tabii, bunu kastetmiyorum, suçları vardır ama sabahın 5’inde evleri basılıp yargılanmaya götürülmez. Hepsinin usulü vardır, ihtarnameleri çekilir, çağrılırlar, yargılanırlar. Bu durum hukukun, mahkemelerin bozulmasıdır, hukuk bitmiştir. Böyle usulsüz olmaz, davası açılır, yapılır.

Ben 2010 yılında Kılıçdaroğlu’nun da Fethullah Gülenci olduğunu söyledim. Kendisi şu anda bir takım sert sesler çıkartıyor çünkü, buradaki sözümü bir işaret olarak alın, TÜSİAD yakın bir zamanda eve çağırdı ve “sen artık çekil” dedi, attılar, atıyorlar. Bunu herkes biliyor, Merdan da yazdı bunu. Edirne Hapishanesi’nde, hapishane arkadaşım olan genç bir Kürt, o zaman cehepe’nin Genel Başkanı Deniz Baykal’dı, “hocam Deniz Baykal’ın hangi bayrağa selam verdiği belli olmaz” dedi. Ondan öğrenmiştim bu sözü ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun da hangi bayrağa selam verdiği belli değildir. Referandumun bittiği gün “kazandık” diyemedi. “CHP olarak seçimi kazandık” diyemedi. Sonradan çok sıkıştırdılar tabii. Müstakbel MHP, gelecekteki MHP, hazırlıktaki MHP, doğum halindeki MHP, ne derseniz deyin, Meral Hanım ve diğer hocalar… Bu arada Ümit Hoca da bunu söylediler, “kazandık” dediler.

D.H.: TÜSİAD da, taban da Kılıçdaroğlu’nu sıkıştırıyor, dolayısıyla Kılıçdaroğlu sonunda ses vermeye başlıyor. Bu her şeye rağmen iyi, ancak nasıl güvenilebilir, daha geçtiğimiz günlerde, medya onu Nazım’a ve Gezi’ye pek güzel göndermeleriyle anarken, aynı akşam, Avrasya Kalkınma Platformu’nun Genel Başkanı Hasan Cengiz ile iftardaydı. İftar sonrasında Cengiz “Kılıçdaroğlu’yla konuştum, 2019 seçimlerinde daha fazla türbanlı aday gösterecek, daha fazla muhafazakar aday, seçilecek yerlerden gösterecek, bunların işaretini aldım” şeklinde bir açıklama yaptı. Nedir bu platform diye bakıyorsunuz, Suriye ayağını şimdilik geçelim, yakın zamanda almışlar yanlarına eski CHP Kadın Kolları Başkanını bu Avrasya Platformu, açıklama yapmışlar: “Cumhuriyet kadını yeni anayasaya evet diyecek,” demişler. CHP’nin Kadın Kolları Başkanı bu hanımmış zamanında... Geçiyorum, sonra, aynı platform referandumun meşruiyeti üzerine ne demişler, “CHP’nin bu işle uğraşması çok yanlıştır, milli iradeye saygı duyun” demişler, medyada haber oldu. Kılıçdaroğlu neden bunlarla iftarda? Ne yapmaya çalışıyor?

Y.K.: Böyle bir adamdır, çok doğru. Kılıçdaroğlu akepe’lidir. Meclisteki FETÖ Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu’na cehepe’den girenleri gördüm: Aykut Erdoğdu, Aytun Çıray, Sezgin Tanrıkulu. Bunların CHP’yle alakası yok. Hiçbir CHP’li tarafları yok. Aytun denilen beyefendinin CHP’yle hiçbir ilgisi yok ve daha önce de söyledim, oraya DYP'den geldi. Önceki partisi Doğru Yol Partisi'dir. Muhtemelen Demirel’in ricasıyla gelmiştir, Demirel çok milletvekili koymuştur cehepe’ye, Aytun da herhalde öyledir.

O.İ.: Hüsamettin Cindoruk’un Kılıçdaroğlu’yla görüşmesine ne diyorsunuz? Cindoruk “Türkiye’de CHP’ye, dolayısıyla Kılıçdaroğlu’na çok büyük iş düşüyor” dedi.

Y.K.: Hüsamettin Cindoruk’u genç bir politikacıyken çok beğenirdim ama şu anda ne yapacağını bilmeyen birisidir. Artık önemli bir politikacı değildir. Uzun müddet Doğu Perinçek’in arkasına takıldı. Toplandılar, toplandılar, hiçbir şey çıkmadı. Şimdi arkasına takılıp “bu iyidir” diyebileceği birisini bulamadığı için Kılıçdaroğlu’na gidiyor. Bunlar yanlış şeylerdir. Hüsamettin Cindoruk kendisini sıfırlamıştır. Hiçbir şeye itiraz etmeyen biridir. Önemi olmayan adamlar kategorisindedir.

Ama Rıdvan Dilmen’in ortada hiçbir şey yokken “bizi bitiriyorlar” demesi çok önemlidir. Dilmen, “Beni bitirdiler” dedi. “Ben evet kampanyasını açan adamım” dedi, “ama Atatürkçüler, cumhuriyetçiler beni yok ettiler, ben yokum artık” dedi. “Sadece beni değil, Arda’yı da bitirdiler, çünkü o da benden sonra bunu yaptı” dedi. Bu çok çok önemlidir, bunu hem bütün Türkiye’nin, hem de akepe’nin çok iyi not etmesi lazım. Ne parti var, ne şu var, bu varken oluyor bunlar.

Ben ne diyorum, yüzüne karşı söyledim, “Doğu Perinçek akepe’lidir”, dedim. İkimiz de Silivri Cezaevi’nde mahpusken kendisine mektup yazdım, “sen akepe’li oldun” dedim, artık kimse de inkar etmiyor. Aydınlık’ın manşeti şöyle, Kılıçdaroğlu kırk yılın başında “Akp Anayasayı çiğnemiştir, Akp döneminde yapılacak hiçbir seçim meşru değildir” demiş, Doğu Perinçek çıldırmış, gazetesinde manşet atmış: “Kılıçdaroğlu’ndan Siyasete Dinamit”. Doğu Perinçek bir akepe’lidir ve çok kötü bir akepe’lidir. Hapishanede yüzüne karşı da söyledim. 2002’de “Devlet Bahçeli akepe’lidir”, dedim ve şimdi tekrar ediyorum. Bahçeli 2002’de ansızın seçim istedi ve seçimde akepe’nin geleceğini biliyordu ve getirdi. Devlet Bahçeli her zaman akepe’nin sözcüsü oldu.

Kılıçdaroğlu için 2010’dan beri Fethullahi’dir deriz, aynı zamanda akepeli’dir anlamındadır. Artık mecliste de bunu söylüyorlar. 15-20 gün önce akepe’nin meclisteki sözcülerinden bir tanesi “Ekmeleddin’in cumhurbaşkanlığına aday olmasını size ve CHP’ye kimin söylediğini biliyoruz” dedi. Biz de biliyoruz, herkes de biliyor. Ekmeleddin’i tavsiye eden adam Fethullah Gülen’dir. Şunu da açık olarak söyleyelim; Fethullah Gülen’in tavsiye ettiklerinin hepsi de akepe’lidir. Bülent Arıç’ın damadı ne diyor, “Beni Fethullah Gülen’in yanına gönderen adam Bülent Arınç’tır” diyor. Arınç da damadını gönderdiğini anlatırken Fethullah Gülen’i göklere çıkarttı. Bülent Arınç Tayyip Bey’in çok sevdiği bir adamdır. Kırkıncı defa söylüyoruz, Nasuhi Güngör’ün “Yenilikçi Hareket” kitabında akepe’nin Gülen’le beraber kurulduğu yazılıdır.

27 MAYIS’IN DEVLET BAŞKANI FETHULLAH GÜLEN’İ ALKIŞLADI

B.Z.: Bir ara Tayyip Erdoğan’ın kendisi de söylüyordu kürsülerden, “artık bu özlem bitsin, ülkene dön” diyordu Fethullah Gülen’e.

Y.K.: Ben Kılıçdaroğlu “Fethullahi oldu” dediğim zaman akepe’li olmayı kastediyorum. Akepe’lidir, her şeyiyle akepe’lidir. Benim akepe’li dediklerimin, bir kısmına daha önce ısrarla Fethullah Gülen taraftarı dediklerimin çoğu şimdi Meclis’teki FETÖ Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu’nun cehepe’li üyeleridir. Anlaşılması imkansız bir rapor da yayımlamışlar, raporda soruyorlar: “Nedir Fethullah Gülen?” Kendileri de içinde oldukları için bilgileri altüst ediyorlar ve diyorlar ki, “O gün, 15 Temmuz, pek çok insan Tayyip Bey’in İstanbul’a gelmesini beklediler”. Yani bir heyet Tayyip Erdoğan’ı İstanbul’a getirecek. Bunun olmasını bekleyenlerin içinde kim var, Kemal Kılıçdaroğlu var. Binali veya Cin Ali dalga geçti Kemal Bey’le, “Kemal Bey, siz o gün niye Ankara’ya gitmediniz, burada beklediniz o saatlere kadar?” dedi. Geç saatlere kadar Kılıçdaroğlu İstanbul’daydı, biliyordu. Şimdi gitmişler, komite üyesi olmuşlar, “Bazıları beklediler” diyorlar. Siz kimi kandırıyorsunuz!

Aytun Beyefendi sizin cehepe ile bir ilginiz var mı! Hangi partiden geldiniz. Bir adam trenle gelip cehepe’li mi oluyor? Hiçbir ilgin olmamış, hiçbir tören yapılmamış, hiçbir yemin etmemişsin, “artık doğruyu anladım” dememişsin ve birdenbire cehepe’li olmuşsun, bunu kime anlatıyorsunuz. Şu adama bakın: Sezgin Tanrıkulu. Bu adam birdenbire Kürt çıkıyor, PKK’lı değil ama bütün Kürt hareketlerinin yanında, büyük bir Kürt politikacısı. Kim bu adam, sen nasıl Kürt olursun! Sezgin sen nasıl Kürt olursun! Senin babanın Kürtlükle alakası yok, sana Sezgin demiş, Tanrıkulu demiş, senin adın Türk adı, Türklerin koyduğu bir ad. Sonradan Kürt olmakta bir kariyer olanağı görmüş. Kemal Kılıçdaroğlu diye cehepe düşmanı bir adam, iki kere Sezgin Tanrıkulu’nu cehepe’ye sokmak istedi, cehepe tabanı iki defa reddetti. Sezgin Tanrıkulu’nun cehepe ile ne ilgisi var, tren mi cehepe!

Şunu söyleyebiliriz, Kemal Kılıçdaroğlu’nun meclisteki FETÖ Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu’na koyduğu “cehepe’liler” cehepe’li değildir, pek çoğunun geçmişinde Gülen olduğunu düşünebiliriz. Ben Gülenci olmakta, ayrıca bir suç işlememişse, bir suç görmüyorum ama o 1960’lı yıllarda Komünizmle Mücadele Derneği’ndeydi, bizlerin, Türkiye İşçi Partililer’in komünist olduğunu söylerdi; o zamanki büyüğümüz, devlet başkanımız Cemal Paşa, ki 27 Mayıstan önce, 29 Nisan Mülkiye baskınında, “Ya ya ya, şa, şa, şa Cemal Paşa çok yaşa” demiştik, ilk defa ben söyledim, ben duydum, herkes duydu. İşte o Cemal Paşa Fethullah Gülen’i alkışladı, tebrik etti. Biz de “Cemal Paşa bunu yapamazsın” dedik, geri aldı. Rıdvan’ın söylediği gibi, bizim o zaman da gücümüz vardı.

O.İ.: Cemal Paşa Gülen’i alkışladığı sırada Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin fahri başkanlığını da yapıyordu. Tabii sonra, derneğin Nurcularla doğrudan ilişkili olduğunun ortaya çıkması ve Kemalistler ile soldan çok eleştiri alması üzerine, Cemal Paşa tepkilerden çekinip derneğin fahri başkanlığını bıraktı.

FETHULLAH’LA ERDOĞAN’IN ARASI MAVİ MARMARA YÜZÜNDEN BOZULDU

Y.K.: Tabii… Okan Hocam, bu bizim gücümüzü teyit ediyor. Peki, devam edelim, Fethullah Gülen’in akepe’yle, Tayyip Bey’le arası niye bozuldu? Akepe Mavi Marmara’yı İsrail’e gönderdiği için bozuldu. Fethullah Gülen Yahudileri sever, yüksek tutar. Peki, Tayyip Bey bu konuda ne düşünür, onun biraz daha dalgalanan, süreksiz tarafları vardır.

D.H.: Tabii aralarının bozulmasında Gezi’nin de etkisi oldu. Gezi ile aynı dönemde Mısır’da iktidarı Sisi aldı. Amerika’nın Müslüman Kardeşler projesi çatırdıyordu. Erdoğan çizgide ısrar ediyordu. Ve Gezi’yi, ve Mısır’ı da görünce Amerika Erdoğan’ın Türkiye’yi tutamamasından korktu. Gülen bundan sonra cesaretlendi, öyle görünüyor.

Y.K.: Evet. Madem bu konulara girdik, Sözcü’ye şunu söyleyeceğim. Bakın elimde 13 Haziran tarihli Sözcü var. Sözcü her gün tutuklanan çalışanlarının resimleriyle dolu. Tabii Gökmen Ulu ve Mediha Olgun’un tutuklanmaması lazım ve bu çok kötü bir olay. Ama başka mesele yok mu ülkede. Sadece sizin gazetecileriniz mi tutuklandı, başka insanlar tutuklanmadı mı Türkiye’de, bunları kabul edemeyiz.

Bakın, ben bunu kırkıncı defa söylüyorum: Fethullah Gülenci olmak, kendi başına, suç değildir, devlette herkes Gülencidir, devlette herkes tarikat mensubudur. Bundan dolayı kimse yargılanamaz, yargılanacaksa önce Tayyip Bey’in yargılanması lazım. Bunu da kimse inkar etmiyor.

O.İ.: Neyi kimse inkar etmiyor?

Y.K.: Tayyip Bey ile Fethullah Gülen’in beraber parti kurduklarını, Güngör yazmış, değil mi, kimse inkar etmiyor. Yolsuzluk dosyaları oldu diye, Fethullah Gülenci diye, ByLock var diye… Bunlardan dolayı Türkiye’de hiç kimsenin cezai sorumluluğu olmaz. Nasıl bir gazetecilik bu.

Sözcü, devamlı Fethullah Gülen’den söz ediyor; Akepe Fethullah Gülen’i bir umacı haline getirince, gazete de devamlı “biz Fethullah Gülenci değiliz” diyor. Hayır, öyle değilsiniz siz, sizin öyle bir geçmişiniz yok.

Ben size yeni bir teoremimi daha söyleyeyim: Kemal Kılıçdaroğlu’nu yani bugünkü cehepe’yi kim çok fazla destekliyorsa, o bir anlamda Fethullah Gülenci’dir. Buna rağmen Tayyip Bey bunu çok önemsemiyor, “ben Kılıçdaroğlu’ndan daha iyisini bulamam” diyor.

Tekrar söylüyorum. Sözcü gazetesinde bizim okuduğumuz iki insan vardır, birisi Yılmaz Özdil, diğeri Bekir Coşkun. Başka kimse yok.

Not: Mülakatın hukuksal denetimini yapan Yiğit Akalın ve Sedat Akçelik’e teşekkür ederiz.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Naim Süleymanoğlu Hayatını Kaybetti
Naim Süleymanoğlu Hayatını Kaybetti
Türk diplomat ile eşi 3 gündür kayıp!
Türk diplomat ile eşi 3 gündür kayıp!