• Reklam
Reklam
Dr. Naz Varlı

Dr. Naz Varlı


Kısa Kısa - 6

27 Kasım 2020 - 17:44 - Güncelleme: 11 Mayıs 2021 - 12:41
Reklam

10057.

insanı kötü yapan
umursamazlık mı
utanmazlık mı


10058.

Asıl adı Daniel Handler olan Lemony Snicket Amerikalı bir yazar. On üç kitaptan oluşan gotik komedi, Talihsiz Serüvenler Dizisi’nde üç kardeşin amansız talihsizliklerini anlatırken çocukluğun şaşırtıcı doğasına odaklandı. Kitaplar, serinin yedi yıl önce başladığından bu yana dünya çapında 51 milyondan fazla sattı. Böylece bir dizi şansızlığı anlatan kitap serisi yazarın şansı oldu. Temelde bu dizinin ahlaki özelliği; hayatta kötü şeylerin olduğu gerçeği ve onlarla bir yolunu bulup mücadele etmek, bu şekilde de kişinin yeteneklerinin ne olduğunu öğrenmesi… Yapacağı hiçbir şeyin popüler olabileceğini hiç düşünmemiş olan Daniel Handler, bu serinin ulaştığı başarının nedenini bilmediğini her fırsatta ifade etti. Amacı; her yaş, cinsiyet ve milletten okurun okuyabileceği kitaplar yazmak olduğunu söyledi ve çocuk kitaplarının yetişkinler tarafından da okunması gerektiğini belirtti. İlk okuduğumda beni epey şaşırtan bu on üç ciltlik serinin birinci cildinden işte bir alıntı: “Bir kitabı bile olmayan birine asla güvenme.” (s.21)

10059.

90’ların başında, “Or’da Kimse Var mı?” dörtlüsüyle ilk kez karşıma çıkan Alev Alatlı’nın keskin bir dili olduğu kesin. Ani çıkışları ve siyasete olan sıfır ilgim nedeniyle sonraları okur olarak çektim kendimi. Ama bu dörtlüyü bir kere okumuş ve hafızama kazımıştım. Ve elbette, “Yaseminler Tüter mi, Hâlâ” var herkesin “okunmalı” listesine alması gereken. Daha az zalim olmak için, kötülüğün tanımını herkesin oturup sık sık gözden geçirmesi için, insan olduğumuzu hatırlamak için ve “kültür” dediğimiz gerçeğin insana neler yaptırabildiğini anlayabilmek için. “Her şeyin bir zamanı vardır ve her zamanın bir amacı” diyor yazar Yaseminler Tüter mi, Hâlâ’da ve “Fethedilecek tek ülke var: Kendin!” diyerek vurguyu aslolana yapıyor serinin ikinci kitabı “Nuke Türkiye!”de. Her şey insanda başlıyor ve her şey onda son buluyor çünkü.

10060.

Kayıtlara göre kölelik sırasında, Amerika’ya götürülen siyahilere sahipleri tarafından yeni isimler verildi. Genellikle bir soyadları bile yoktu. Beyaz ailenin mülkü olarak tanımlanabilmeleri için kimi zaman da onlara sahiplerinin soyadları verildi. 13th Amendment köleleştirilmiş insanlara bir tür özgürlük getirdikten sonra dahi, kimileri yaşadıkları çiftliklerin adını, soyadı olarak seçti. Ward, Morrison, Gamble, Kingsley, Hampton gibi… Onları yalnızca bu tanıdık işaretlerle tanıyabilecek diğer aile üyeleriyle yeniden bir araya gelme umuduydu bunun altında yatan. “X”i kullanma fikri ise, siyahilerin Afrika’daki gerçek soyadlarının kölelik nedeniyle kaybolmuş olmasından ortaya çıktı ve “Nation of Islam” tarafından başlatıldı. Malcolm X, Jane X gibi… Bu yüzden Elijah Muhammad, “Kendinizi kabul edin ve kendiniz olun!” diye seslendi tüm siyahilere. Amerika’da asırlar önce başlamış olan onların özgürlük mücadelesi bugün de devam ediyor.

10061.

1950 kuşağının, özellikle öykücülerinin, Sait Faik’ten geldiğine inandığını söyleyen Ferit Edgü, gereksinimini duydukları yenilik tohumlarını onda bulduklarını belirtti. O da, estetikle etiği birbirinden ayırmayan sanat anlayışıydı. Öykü yazarlığının yanı sıra, resim eleştirileri ve denemeleriyle ün yapan Ferit Edgü, “O” romanında, bir köyün ve dolayısıyla bir halkın, kendi kendine tecridinin getirdiği sorunlarla mücadelesini anlattı. Bu yüzden belki de, “yazar gerçeği uydurur; ama uydurduğu, gerçektir” dedi. Edgü, gerçeğin içindeki düşü ve düşün içindeki gerçeği aradı. Çünkü ona göre, gerçeğin içindeki gerçeğe varmanın tek yolu düşten geçiyor. Özellikle romanlarında görsel sanatlardan, sinemadan ve fotoğraftan yararlandı. Bir solukta okuduğum “O” ya da diğer adıyla “Hakkâri’de Bir Mevsim,” yaşamı bütün çıplaklığıyla anlatıyor: “Yalnızlığın fotoğrafını çekemedim. Türkülerin, ağıtların fotoğrafını çekemedim. Çaresizliğin fotoğrafını çekemedim. Çılgınlığın fotoğrafını çekemedim. Ya da çektiklerim yalnız bunlardı.” (s.230)

10062.

Tropikal bir adanın harika bir tatil yeri olmayacağını kanıtlar gibi yazmış Lynne Matson “Ada” serisini. Sürükleyici bir bilim kurgu… Nil Adası’nın kuralları bana tam anlamıyla insanın dünya ile olan ilişkisini anımsattı. Bir kapıdan geçip çıplak geldiğimiz dünyadan çıkmak da ancak ölümle mümkün. İyi ve kötünün, güzel ve çirkinin, Cennet ve Cehennemin bir arada bulunduğu; her seçimin kişinin geleceğini şekillendirdiği, insanın kaderinde yazılmış olanı yaşadığı ve bir kıyametle sonlanacak yer… “Hayatta kalma mücadelesi” şekillendiriyor öykünün akışını ki dünyada hepimizin yaşam boyu aslında odaklandığı en temel ilkedir bu. Matson, Hawaii’ye gittiği zaman Ada’yı yazmaya karar vermiş. Çünkü Hawaii; ıssız, ürkütücü ve haşin görünmüş gözüne. Pek çok slogan ve kişisel motivasyonun yer aldığı akıcı seriyi okurken, ara ara hiç tercih etmediğim bir tür olan “kişisel gelişim” kitabı okuduğum hissine kapıldığımı da itiraf etmeliyim: “Nazik ol. Cesur ol. Güçlü ol. Kendin ol!” gibi… “Empati” konusuna yaklaşımım çok mesafeli olduğu için yazarın bu konuyu epey abarttığını düşündüm üstelik. İşte serinin ikinci kitabından bir alıntı: “Dibe vurmadan yükselemezsin.” (s.406) 

10063.

Türk Dil Kurumu tarafından dilimize eklenen bazı yeni kelimeler:

  • avans – öndelik
  • finanse – akçalamak
  • mazoşist – özezer
10064.

Bekir Yıldız, “toplumcu gerçekçi” sıfatıyla tanımlanan bir yazar. Anlatımındaki sadelik yanında, beni asıl etkileyenin konuyu kısa ve öz ortaya döküvermesidir.
Bir çırpıda okursunuz ve neye uğradığınızı şaşırırsınız. Sonra da, “şimdi ne olacak?” sorusuyla baş başa kalmış bulursunuz kendinizi. Bütün kitapları için söylenecek çok söz var, ama ben “Ve Zalim Ve İnanmış Ve Kerbela”ya değinmek istiyorum. Bana göre, Kerbela üzerine yazılmış en iyi romandır o. Çünkü okurken asırlar geçersiniz de Hz. Ali, ölüm döşeğindeyken yanında oturursunuz sanki. Oğlu Hasan’ın, sırf Müslüman kanı dökülmesin diye, onlarca Kufeli arasına karışıp Muaviye’ye biat ederken acısını hissedersiniz. Kardeşi Hüseyin, bütün ailesiyle susuz bırakıldığında, sizin de diliniz damağınız kurur. Rüzgârın kaldırdığı toz sizin de gözlerinize dolar, güneş başınıza geçer, ağlayan çocukların seslerini duyarsınız. Her şeyin üstüne, benim hep merak ettiğim şudur: Bekir Yıldız’a Kerbela’yı yazdıran sebep neydi? İşte bir alıntı: “Zalimlerle mazlumlar nasıl bir arada yaşayacak?” (s.22)

10065.

“Stockholm Sendromu” ilk kez 1973 yılında, İsveç’in başkenti Stockholm’da yaşanan bir olaydan ismini alır. Banka soyguncuları tarafından altı gün boyunca rehin tutulan banka görevlileri, duygusal olarak suçlulara bağlanırlar. Rehineler olay sonrasında yakalanan suçlular aleyhine ifade vermekten kaçınırlar. Hatta soyguncuların avukatlık ve savunma giderlerini karşılamak için aralarında para toplarlar. Gazeteler, “soyguncular bankadan para çalamadılar, ama bazılarının kalbini çaldılar” şeklinde manşet atarlar. Rehinelerden biri, serbest kaldıktan sonra nişanlısını terk eder ve banka soyguncusunun hapisten çıkmasını sekiz yıl bekler. Sonra da onunla evlenir. “Stockholm Sendromu,” ilk defa psikiyatrist ve kriminolog Nils Bejerot tarafından tanımlandı. Bejerot, İsveç’in en iyi uyuşturucu madde bağımlılığı araştırmacılarından birisidir ve “Addiction and Society” kitabında şöyle der: “Bağımlılığın bir beyin hastalığı olduğuna dair bilimsel paradigma, sosyal ve kültürel bağlamlarda yer almaktadır.” (s.75)

10066.

Maksim Gorki, “Ana” 1906’nın sonunda ve 1907’nin başında, Rusya dışında yaşadığı sırada yazdı. Böylece, 1905 Devrimi çerçevesinde Rusya’daki yaşamın geniş ve genel bir resmini çizerek dönemin durumunu ortaya koydu. Kısaca, işçi sınıfı kahramanlarının hikâyesidir o. Sosyalist gerçekçiliğin öncüsü sayılan roman, sefaletin ve kabullenilmiş çaresizliğin anlatımıdır. Okuru içine çeker ve ona da tattırır acıyı. “İyi kitaplar okumayın, sadece en iyiyi okuyun” diyen Ernest Dimnet’e hak vermek gerekiyor bu durumda. Çünkü hayat bunun için çok kısa. İşte “Ana,” hem çok iyi, hem de durduğunuz yeri yoklamanızı sağlayabilecek bir kitap. Ancak kasvetli ve karanlık olduğunu, insanın ruhunu bir kaşık suda boğduğunu düşünenler de var. Kitaptan birkaç betimleme: “Asık suratlı, kasları hâlâ yorgun insanlar, ürkütülmüş hamam böcekleri gibi dışarı fırlardı külrengi evlerden… Asık suratlı, kara bacalar, mahallenin üstüne kaldırılmış kalın sopalar gibi gökyüzüne doğru yükselirdi… Akşam olup da batan güneşin kızıl ışınları pencere camlarını tutuşturunca, fabrikanın taş karnı kusmuk gibi dışarı atardı öğüttüğü insanları…”

10067.

sevmenin
bin türlü şekli var



 

    https://www.alexa.com/siteinfo/abdpost.com