• Reklam
Reklam
Tolga Atabaş

Tolga Atabaş

Tolga Atabaş Yazıyor

Eski ve Yeni - Kırmızı Saçlı Kadın - Orhan Pamuk

02 Temmuz 2021 - 14:50 - Güncelleme: 02 Temmuz 2021 - 16:20
Reklam

Eski ve Yeni: Bir Özet ve Bir Analiz

Eski Yunan ve Orta Doğu uygarlıklardan beri mevcut olan baba-oğul öldürme ve oğul-babayı öldürme hikayeleri günümüze kadar geldiğini biliyoruz. Bu hikayelerin sadece edebiyat da değil, başka bilim dallarında da tesirini görebiliriz. Misal: psikolojide, Sigmund Freud’un teorileri ve psikolojik açıları çok olağanüstü ve değişik olduğu için, onu sadece psikologlar değil, herkes bilir. Freud’un meşhur olan teorilerden bir de Oedipus Kompleksidir, Oedipus hikayesinden de ilhamını alır. Oedipus ve Sührab hikâyelerini her yerde görebiliriz. Bu çeşit hikayelerden ilham alan Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın kitabı çok macera dolu ve eğlenceli bir romandı. Romanda geçen hadiseler ve olaylar çok abartılı olmaksızın, Orhan Pamuk fantazi ve gerçekçi dünyalarını güzel dengeledi.


Kitabın baş kısmı çok heyecanlı değildi. Bu kısım gerçekçi olup, kitabın kahramanı olan Cem’i bize tanıttı. Burada Pamuk bize Cem’in düşüncelerine, hayallerine ve duygularına bir pencere açmıştı. Cem'in iç dünyasını daha iyi anlamamız kitabın ilerleyen kısımlarda çok önemli bir husus oldu. Cem’in düşüncelerine gören bir penceremiz olmasaydı, Cem karakterinin gelişimini anlayamazdık. Cem’in gelişmesi hem eğitim açısından hem de olgunlaşma açısından bu roman için çok önemliydi. Kitabın başında tanıştığımız ergen, kitabın sonunda büyük iş adamı olmuştu. Baş karakterde böyle bir gelişim görmek okura çok güzel bir his veriyor. Başka açıdan bakarsak, romanın bu baş kısımları hikayenin gerçeklik niteliğini güçlendiriyor; çünkü böyle bir zaman akımı ve karakter gelişimi okumak kahramanı bambaşka boyutlarda görmemizi sağlıyor. Bu karakteri baştan sona takip edip, hayatını öğrendik. Bir nevi hepimiz okur olarak Cem’e bir yoldaş olduk. Karakter gelişimi aslında kahraman ve okur arasında bir bağ kurmak için çok önemliydi. Orhan Pamuk’un bu konuda çok bilgili ve yetenekli olduğunu gördüm. 


Kitabı devam ettikçe bazı konular bana bir okur olarak sıkmaya başladı. Oedipus ve Sührab hikayelerini nerdeyse ezberlemiş oldum. Hikâyelerin özetleri defalarca söylendi ve kitabı uzattı. Yine de Orhan Pamuk’un bu iki hikâyeyi kullanmasını aslında uygundu, sadece biraz fazla anlattı. Oedipus ve Sührab’ın beraber kullanılması kitapta başka anlamlar da getirmektedir.


Kitapta defalarca geçen ama tam gün yüzüne çıkmayan bir konu eski ve yeni arasındaki kıyaslama. Bunu Oidipus ve Sührab konusunda görebiliriz. Bu konuda, sadece eski ve yeni değil, doğu ve batı kıyaslaması da geliyor. Bunu Pamuk aslında kısaca belirtmişti: “ama Doğudan gelen hikâyenin sonunda baba cezalandırılmıyor, biz okurlar üzülüyorduk yalnızca. Doğulu babayı kimse cezalandırılmayacak mıydı?”. Buna zıt olarak Oedipus cezalandırılmıştı. Burada Kadim Yunanlar ve eski Doğulular arasında bir kıyaslama yapıyor. Tabii olarak "eski" rolünü oynayan Doğu oluyor ve "yeni" rolünü Batı oynuyor. Ezelden beri olan eski ve yeni kıyaslaması.

Bahsedilen iki hikayenin mukayesesi sadece hikayeler hakkında değildir. Pamuk'un yazılarına biraz daha derinden okursak, günümüz İstanbula'da bazı yorumlar çıkarabiliriz. Doğu hikayesindea baba oğlunu öldürüyor ve cezalandırılmıyor. Batı hikayesinde, oğul babasını öldürüyor ve cezalandırılıyor. Burada belki Avrupai hukuk sisteminden bahsediyordur. Malumunuz Türkiye Cumhuriyeti İsviçre sistemine çok benzer bir şekilde kurulmuştu (kanunların çoğu İsviçre Hukuk sisteminden alınmıştır). Yeni kanunlar daha adaletli olduğunu ifade etmek istiyor belki. Nasıl olursa olsun, bu kitapta eski ve yeni arasında bir kıyaslama olduğunu görebiliyoruz.



Bu kıyaslama aynı zamanda İstanbul konusunda da görmek mümkündür. Kitabın otuz sene yolculuğu üzerinden gördüğümüz şehir gelişmesi çok büyüktü ve önemliydi. Yeni İstanbul şehri, yani kitabın sonuna doğru gördüğümüz İstanbul, her yeri kendi hükmü altına almıştı. Eski kasabaları ve köyleri kendi şehrine ekleyip değiştirmişti: “Çıktığımız yokuşun bizim eski düzlüğün neresine düştüğünü ve kuyunun yönünü çıkaramıyor, bunu aradan geçen zamanda her yerin beton yapılar, duvarlar, depolarlar” ile doldurulmuştu. Eski kasabalar daha tanınmayacak bir hale gelmişti, yenilenmişti". Cem'in etrafları tanıyamaması oradaki gelişen binalardan ve İstanbul'un gelişiminden dolayıdır. Fakat, önemli nokta şudur ki İstanbul’un eski ve yeni arasında olan kıyaslama sadece çevre gelişimi ile ilgili değil. Pamuk ideolojik gelişimden de biraz bahsediyor.


İdeolojik kıyaslamasını ilk Mahmut Ustayla sonra da Cem’in oğlu Enver’le görüyoruz. Cem’in Mahmut Usta İle olan ilişkisinde bazen din konusunda gerginlik vardı. Mahmut Usta’nın hikâyelerinde ve söyleşilerinde daha çok Allah’a itaat ve çizilen kader konuları bahsediliyordu. Cem yeni nesile mensup olduğu için, Pamuk da böyle tanıtıyor, bu konuları kavramakta biraz zorlanıyor ve sorguluyor. Bu ilişkide eski İstanbul’u Mahmut Usta temsil ediyor ve yeni Avrupai İstanbul’u da Cem. İstanbul’un bu ideolojik değişim, Batılılaşma, çağdaşlaşma, Avrupalılaşma, ne tür isim konulursa, çok enteresan bir olaydır. Bunu da Orhan Pamuk Mahmut Usta ve Cem’in arasındaki ilişkiyle bize alttan anlatmaktadır.

Kitabın son kısımlarında -- Enver’le olan konuşmalarında -- bu konu açık açık meydana çıkıyor. Onların aralarındaki diyalog gündemimizdeki ayrıma bir pencere açıyor:

“Öyleyse niye inanmıyorsun O’na?”
“Kime?”
“Allah-u teala’ya” dedi. “Her şeyi yaratan Allah’a”
“Sen ne biliyorsun benim Allah’a inanmadığımı?”

“Avrupai Türk zenginleri laikliği ‘Sen ne karışıyorsun benim Allah ile ilişkime’ bahanesiyle savunular”


Bu diyalogda tıpkı Mahmut Ustayla olduğu gibi, bir gerilim oluşuyor. Enver Cem’in inancını eleştirince, Cem bir ters tepki veriyor ve kendini koruma haline giriyor. Burada Pamuk aslında Türkiye’de klasik bir olayı anlatıyor. Her zaman olan bir şey. Oedipus ne kadar kendini edebiyata işlediyse, bu diyalogda geçenler Türkiye’de o kadar vardır. Eski ve yeni İstanbullular. Muhafazakâr ve Avrupai. Bu zıtlıklar insanları kısıtlamak ile beraber, toplum içinde ayrımcılığa ve tartışmalara yol açıyor. Bu sahneyi Pamuk Enver’le açıkladı: “Kendimi düşmanlarla, sağcı, solcu, dinci, modernci gibi zıtlıklarla tanımlamadan kendim olmak istediğim için insan içine çıkmıyorum”. Kendisi olmak için, Enver toplumdaki isimlendirmelerinden uzak durması gerekiyordu. Enver’in sözünde incelenecek çok şey var.


Öncelikle bu sözde yine nesiller arası bir iletişim sorunu var. Tıpkı Cem'in Mahmut ustayla ilişkisinde gödüğümüz gibi, nesiller arasındaki münakaşalarda bir taraf bazen konuları veya düşünceleri anlayamıyor ve kavrayamıyor. Mesela Cem Mahmut Ustanın beş vakit namaz kılmamasına rağmen o kadar Allah hakkında bahsetmesini ve kadere inanmasını anlamaması.

Fakat Enver’le olan diyalogda çıkan konu biraz değişikti; Avrupai Türklerin laikliği hakkındaydı. Laiklik de tabi zamanla gelişen bir şeydir, sadece laikliğin kelime ve sosyal anlaşımında bir eski ve yeni arasında mukayese oluşuyor. Burada Enver Cem’in laikliğini ve inançlarının esaslarını soruyor. Batının laikliğini sorguluyor. Yeni, Batı laikliğe mensup olan Cem, daha dindar olan Enver’e karşı pek bir şey söyleyemiyor. Ve Cem’in niye dinci ve moderncinin arasında çok ayrımcılık yaptığını sorguluyor. Çünkü mantıklı olarak modern bir insan aynı zamanda inançlı biri olabilir. Fakat tarihimizdeki olan tartışmalar bunu göstermiyor. Enver ideal bir insan olmaksızın, iki tarafı -dinî işlerini ve dünyevî işlerini- dengeleyen bir karakterdir. Tabi kusurları vardı. Fakat hem dinî inançlarına yakına biri hem de dünyevi muhasebecilik işlerinde başarılı. Bu demek ki, zıtlıklara uyum sağlamayan ve kendi hayatını kuran bir kişidir.


Kitabın nihayetinde üç nesil görmüş oluyoruz: Mahmut Ustanın nesli, Cem’in nesli ve Enver’in nesli. Mahmut Ustanın nesli ve Cem’in nesli birbirine uymuyordu. Eski ve yeni arasında bin bir türlü zıtlıklarla dolu olan bu nesiller hep tartışmalar içindediler. Az önce incelediğimiz sözlere ve diyaloğa bakarsak, Enver’in nesli biraz değişik olduğunu görebiliriz. Enver “kendim olmak istiyorum” ifadesini kullanan bir nesile ve fikrine mensup. Enver kendi hayatında hem dinî konuları hem de dünyevî konuları dengelemiştir. Enver hayatını kendine göre kurmuştur ve toplumda olan zıtlıklardan uzak durmaya çalışıyordu. Eski ve yeni düşünceleri beraber gören ve her ikisinin güzel noktalarını bir araya getiren bir nesli temsil ediyor. Orhan Pamuk burada yeni nesil için bir umut gösteriyor olabilir. Yeni nesil geçmişte kalan zıtlıklar arasındaki kavgaları unutacak ve daha anlayışlı bir Türkiye kurmaları umuduyla kitabına bir mesaj bırakmış. Daha anlayışlı, bir nesil için güzel bir başlangıç ...

    https://www.alexa.com/siteinfo/abdpost.com