• Reklam
Tolga Atabaş

Tolga Atabaş

Tolga Atabaş Yazıyor

Kırmızı Saçlı Kadın, Orhan Pamuk: Bir Özet Ve Bir Analiz

03 Temmuz 2020 - 14:50 - Güncelleme: 06 Eylül 2020 - 16:47
Reklam

Eski ve Yeni
Eski Yunan ve Orta Doğu uygarlıklardan beri var olan baba-oğlu öldürme ve oğul-babayı öldürme hikayeleri günümüze kadar geldiğini biliyoruz. Bu hikayelerin sadece edebiyat da değil, başka bilim dallarında da mevcut olduğunu da görebiliriz. Örneğiniz: psikoloji. Sigmund Freud’un teorileri ve psikolojik açıları çok olağan üstü ve değişik olduğu için, onu sadece psikologlar değil, herkes bilir. Freud’un meşhur olan teorilerden bir de Oedipus Kompleksidir. Oedipus ve Sührab hikâyelerini her yerde görebiliriz. Bu tür hikayelerden ilham alan Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın kitabı çok macera dolu ve eğlenceli bir romandı. Romanda geçen hadiseler ve olaylar çok abartılı olmaksızın, Orhan Pamuk fantası ve gerçekçi dünyalarını güzel dengeledi.
         Kitabın baş kısmı çok heyecanlı değildi. Fakat, bu güzel değil anlamına gelmiyor. Bu kısım gerçekçi olup, kitabın kahramanı olan Cem’i bize tanıttı. Burada Pamuk bize Cem’in düşüncelerine, hayallerine ve duygularına bir pencere açmıştı. Bu kitabın ilerlemesi için çok önemli bir noktaydı. Cem’in düşüncelerine gören bir penceremiz olmasaydı, Cem karakterinin gelişimini anlayamazdık. Cem’in hem eğitim açısından hem de olgunlaşma açısından gelişmesi bu kitap için çok önemliydi. Kitabın başında tanıştığımız ergen, kitabın sonunda büyük iş adamı olmuştu. Baş karakterde böyle bir gelişim görmek okura çok güzel bir his veriyor. Başka açıdan bakarsak, bu faktörü romanın gerçekçiliğini güçlendiriyor; çünkü böyle bir zaman akımı ve karakter gelişimini okumak kitabın kahramanını bambaşka boyutlarda görmemizi sağlıyor. Bu karakteri baştan sona takip edip, hayatını öğrendik. Bir nevi hepimiz okur olarak Cem’e bir yoldaş olduk. Karakter gelişimi aslında kahraman ve okur arasında bir bağ kurmak için çok önemliydi. Orhan Pamuk’un bu konuda çok bilgili ve yetenekli olduğunu gördüm.  
         Kitabı devam ettikçe bazı konular bana bir okur olarak sıkmaya başladı. Oedipus ve Sührab hikayelerini nerdeyse ezberlemiş oldum. Hikâyelerin özetleri defalarca söylendi ve kitabı uzattı. Yine de Orhan Pamuk’un bu iki hikâyeyi kullanmasını aslında uygundu, sadece biraz fazla anlattı. Kitabın akışı için önemliydi. Oedipus ve Sührab’ın beraber kullanılması kitapta başka anlamlar getiriyor.
         Kitapta defalarca geçen ama tam gün yüzüne çıkmayan bir konu eski ve yeni arasındaki kıyaslamaydı. Bunu Oedipus ve Sührab karşılaştırılmasında görebiliriz. Bu konuda, sadece eski ve yeni değil, doğu ve batı kıyaslaması da geliyor. Bunu Pamuk aslında kısaca belirtmişti: “ama Doğudan gelen hikâyenin sonunda baba cezalandırılmıyor, biz okurlar üzülüyorduk yalnızca. Doğulu babayı kimse cezalandırmayacak mıydı?”. Buna zıt olarak Oedipus cezalandırılmıştı. Burada Kadim Yunanlar ve eski Doğulular arasında bir kıyaslama yapıyor. Burada eski rolünü alan Doğu oluyor ve yeni rolünü alan Batı oluyor. Doğu hikayesinde baba oğlunu öldürüyor ve cezalandırılmıyor. Batı hikayesinde ama oğul babasını öldürüyor ve cezalandırılıyor. Burada belki Avrupai hukuk sisteminden bahsediyordur. Malumunuz Cumhuriyet İsviçre sistemine çok benzer bir şekilde kurulmuştu (kanunların çoğu İsviçre Hukuk sisteminden alınmıştır). Yeni kanunlar daha adaletli olduğunu ifade etmek istiyor belki. Nasıl olursa olsun, bu kitapta eski ve yeni arasında bir kıyaslama olduğunu görebiliyoruz.
         Bu kıyaslama aynı zamanda İstanbul konusunda da görmek mümkündür. Kitabın otuz sene yolculuğu üzerinden gördüğümüz şehir gelişmesi çok büyüktü ve önemliydi. Yeni İstanbul şehri, yani kitabın sonuna doğru gördüğümüz İstanbul, her yeri kendi hükmü altına almıştı. Eski kasabaları ve köyleri kendi şehrine ekleyip değiştirmişti: “Çıktığımız yokuşun bizim eski düzlüğün neresine düştüğünü ve kuyunun yönünü çıkaramıyor, bunu aradan geçen zamanda her yerin beton yapılar, duvarlar, depolarlar” ile doldurulmuştu. Eski kasabalar daha tanınamayacak bir hale gelmişti, yenilenmişti. İstanbul’un eski ve yeni arasında olan kıyaslama sadece çevre gelişimi ile ilgili değil. Pamuk ideolojik gelişimde de bir kıyaslama yapıyor.
         Bu kıyaslamayı ilk Mahmut Ustayla sonra da Cem’in oğlu Enver’le görülebilir. Cem’in Mahmut Ustayla olan ilişiklide bazen din konusunda gerginlik vardı. Mahmut Usta’nın hikâyelerinde ve söyleşilerinde daha çok Allah’a itaat ve çizilen kader konuları bahsediliyordu. Cem yeni nesle mensup olduğu için, Pamuk böyle tanıtıyor, bu konuları kavramakta biraz zorlanıyor ve sorguluyor. Bu ilişkide eski İstanbul’u Mahmut Usta temsil ediyor ve yeni Avrupai İstanbul’u da Cem. İstanbul’un bu ideolojik değişim, Batılaşma, çağdaşlaşama, Avrupalılaşma -ne tür isim koyulursa- çok enteresan bir olaydır. Bunu da Orhan Pamuk Mahmut Usta ve Cem’in arasındaki ilişkiyle bize göstermektedir.
Sonra, Enver’le olan konuşmalarında bu konu açık açık meydana çıkıyor. Onların aralarındaki diyalog gündemimizdeki ayrıma bir pencere açıyor:
 

“Öyleyse niye inanmıyorsun O’na?”
“Kime?”
“Allah-u teala’ya” dedi. “Her şeyi yaratan Allah’a”
“Sen ne biliyorsun benim Allah’a inanmadığımı?”

“Avrupai Türk zenginleri laikliği ‘Sen ne karışıyorsun benim Allah ile ilişkime’ bahanesiyle savunular”
 
          Bu diyalogda tıpkı Mahmut Ustayla olduğu gibi, bir gerilim oluyor. Enver Cem’in inancını eleştirince, Cem bir ters tepki veriyor ve kendini koruma haline giriyor. Burada Pamuk aslında Türkiye’de klasik bir olayı anlatıyor. Her zaman olan bir şey. Oedipus ne kadar kendini edebiyata işlediyse, bu diyalogda geçenler Türkiye’de de o kadar vardır. Eski ve yeni İstanbullular. Muhafazakâr ve Avrupai. Bu zıtlıklar insanları kısıtlamakla beraber, toplum içinde ayrımcılığa ve tartışmalara yol açıyor. Bu fikri de Pamuk Enver’le açıkladı: “Kendimi düşmanlarla, sağcı, solcu, dinci, modernci gibi zıtlıklarla tanımlamadan kendim olmak istediğim için insan içine çıkmıyorum". Kendisi olmak için Enver toplumdaki isimlendirmelerinden uzak durması gerekiyordu. Enver’in sözünde incelenecek çok şey var.
         Öncelikle bu sözde yine de nesiller arası bir iletişim sorunu var. Cem’in Mahmut Ustayla ilişkisinde gördüğümüz gibi her şey iki taraftan anlaşılmıyor. Yani Cem Mahmut Ustanın beş vakit namaz kılmamasına rağmen o kadar Allah hakkında bahsetmesini ve kadere inanmasını anlamaması gibi. Yazılanlara göre, Cem daha genç ve İstanbul’da olan bir aileye mensup olduğu için, bunları anlamaması normaldi. Ve Cem öyle devam etti hayatına.
          Enver’le olan diyalogda çıkan konu biraz değişikti ama. Avrupai Türklerin laikliği hakkındaydı. Laiklik de tabi zamanla gelişen bir şeydir, bu yüzden de eski ve yeni arasında kıyaslama oluyor bir daha. Burada Enver Cem’in laikliğini ve inançlarının esaslarını soruyor. Batının laikliğini sorguluyor. Yeni, Batı laikliğe mensup olan Cem, daha dindar olan Enver’e karşı pek bir şey söyleyemiyor. Ve Cem’in niye dinci ve moderncinin arasında çok ayrımcılık yaptığını sorguluyor. Çünkü modern bir insan aynı zamanda inançlı biri de olabilir fikri tanıtılıyor. Fakat tarihimiz boyunca olan tartışmalar bunu görmüyor. Enver ideal bir insan olmaksızın, iki tarafı -dinî işlerini ve dünyevî işlerini- dengeleyen bir karakterdir: hem dinî konular hakkında yazan hem de dünyevi muhasebecilik işlerinde başarılı olan biri. Bu demek ki, zıtlıklara uyum sağlamayan ve kendi hayatını kuran bir kişidir.
          Burada şu an üç nesil görmüş oluyoruz: Mahmut Ustanın nesli, Cem’in nesli ve Enver’in nesli. Mahmut Ustanın nesli ve Cem’in nesli birbirine uymuyordu. Eski ve yeni gibi bin bir türlü zıtlıklarından dolayı bu nesiller arasında tartışmalar ve sorunlar oluyordu. Az önce incelediğimiz sözlere ve diyaloga bakarsak, Enver’in nesli biraz değişik olduğunu görebiliriz. Enver “kendim olmak istiyorum” ifadesini kullanan bir nesle ve fikrine mensup. Bu kendi hayatında da hem dinî konuları hem de dünyevî konuları dengelemiştir. Enver hayatını kendine göre kurmuştur ve toplumda olan zıtlıklardan uzak durmaya çalışıyordu. Eski ve yeni düşünceleri beraber gören ve beraber getiren nesli temsil ediyor. Orhan Pamuk burada yeni nesil için bir umut gösteriyor olabilir. Yeni nesil eskide olan zıtlıklar arsındaki kavgaları unutmasıyla ve daha anlayışlı bir Türkiye kurmaları umuduyla, kitabına bir mesaj bırakmış. Daha anlayışlı, bir nesil için…
 

    https://www.alexa.com/siteinfo/abdpost.com