• Reklam
Tolga Atabaş

Tolga Atabaş

Tolga Atabaş Yazıyor

Maddî destek mi yoksa sızma mı?

04 Ağustos 2020 - 23:27 - Güncelleme: 05 Ağustos 2020 - 00:13
Reklam

          ABD’nin Bretton Woods şehrinde kurulan Dünya Bankası (DB) ve Uluslararası Para Fonu (IMF) dünya çapında ekonomik gelişim çalışmalarının baş tacı olarak biliniyorlar. 1944’deki kuruluşlarından beri birçok gelişmekte olan veya gelişmemiş ülkelere ekonomik gelişme adına maddi destek ve borç programları düzenlediler. Bu organizasyonların yürüttüğü ve esasında ürettiği neoliberal inanışlarına inceledikçe, burada kâr açısından bir uyumsuzluk olduğu görülür. Ekonomik gelişimde en çok kâr kazanan taraf ABD ve Avrupa gibi Batılı ülkeler oluyor. Bu kâr sadece maddi açıdan kazanılmıyor; dünya politikasında büyük bir etkisi de var. Bu Batılı ülkeler DB ve IMF programlarını yönettiği için, çıkarlarını bu yollarla elde etmeleri kolay oluyor. Bu gözle bakılırsa, uluslararası maddî ilişkilerin altında başka hedefler olduğu da görülebilir. Bir ülkeye ne kadar daha çok ilgi gösterip DB’den veya IMF’den destek verilirse o ülke veya o ülkenin bulunduğu bölge Amerika için o kadar da önemlidir. Türkiye’ye diğer ülkelere göre DB’den veya IMF’den daha fazla destek verildi ve ilgi gösterildi. Bu Türkiye’nin Avrupa ve Asya arasında bulunan stratejik durumundan dolayıdır. Türkiye Amerika’nın Orta Doğu’da başlatmak istediği askeri misyonları için ideal bir konumdu. Türkiye’ye borç programları uygulayarak, Amerika kendi çıkarlarını DB ve IMF yollarıyla elde edildiği görülmektedir.

Ekonomik kontrol
          Neoliberal ekonomik teorisine ve felsefesine kısa bir giriş yapmak adına kısaca anlatılması uygundur. 1970’li yıllarda Dünya Bankası veya IMF yollarıyla verilen borçlara bazı neoliberal şartlar yerleştirilmişti ve bu ekonomik gelişim dünyasını külliyen değiştirmişti. Neoliberal felsefesi devletlerin ekonomide etkisini azaltması ve her şeyi borsaya bırakmasını öneriyordu. Borsa hiçbir ülkeye ait olmadığı için, en uygun ve demokratik şekilde tüm insanların faydalanabileceği bir ekonomi sadece borsa ile sağlanabileceği düşünülüyordu. Tabi borsaya bırakmak, özel sektör büyütmekle eş anlamda. Bu nedenle neoliberal ekonomilerde devletlerdeki herhangi ekonomik kontrol, ekonomik engellemeler, değişimler veya korumalar yapamıyor. Böylece gelişen ülkeler gelen şartlardan dolayı ekonomilerinde bulunan tüm kısıtlamaları kaldırmak zorunda kalıyorlar ve ekonomileri küresel bir borsaya bağlanmış oluyor. Ayrıca, yerel devletin gücü azaldığı için özel sektör büyüyor. Neoliberal uygulamaları devletlerin tüm faaliyetleri özel sektöre bırakmasıyla yurt dışından gelen etkiyi güçlendirmekteydi. Dünya Bankası veya IMF borçlarından faydalanan ülkeler bu şartlara uyum sağlamaları gerekiyor.
          Böyle bir durumda bir noktaya özen göstermemiz gerekiyor: borsanın kontrolü kimde? Bilindiği gibi Amerika’nın bu bahsedilen küresel borsa sistemi etkisi büyük. Bu nedenle, gelişen ülkeler küresel borsaya girerken, genellikle Amerika’dan gelen taleplere uyum sağlamaları gerekiyor. Bu değişik yollarla meydana çıkabilir. Örneğiniz: X ülkesi DB’den destek aldı ve dünya borsasına girmeye hazırlanıyor ve Amerika’nın Y ürününe ihtiyacı var. DB’nin uygulamalarıyla, X ülkesi artık Y ürünü üretmeye başlar. Küresel bir borsa olmasına rağmen, Amerika’nın arz-talep sisteminde ağır bir etkisi var. Ekonomik gücü gelişen devletlerden alıp borsaya çevirmek ne ifade ediyor? Her borç uygulandığında Dünya Bankasından veya IMF’den uzmanlar geliyor ve ülkenin üzerine düzenlemeler uyguluyorlar. Bu düzeltmeler önceki bahsedilen şartlara göre yapılıyor. Ama bu mevzuya biraz daha inceden bakılması gerekiyor. Düzeltmeler yapılınca Batılı ülkelerden gelen uzmanlar gelişen bir ülkenin üzerine çalışmalar yapıyorlar. Bu çalışmalarda kendi istedikleri değişimler uygulanılıyor ve borcu kabul eden ülkelerin bu değişimleri kabul etmeleri gerekiyor. Bu ilişkide kontrol DB ve IMF’den gelen uzmanların elindeydi. Ve daha önemli bir husus: Dünya Bankası’nın ve IMF’in yönetimi Amerika’ya bağlıydı.

Ekonomiden siyasete
          Soğuk savaş zamanından iyi bilinir ki her maddî ilişkiden bir siyasî ilişki de doğuyor. Soğuk savaş zamanında Amerika’nın Dünya Bankası aracılığıyla ülkelerin solcu ve komünist olmaması için maddî teşvikler verdiği bilinir. Maddî ilişkilerinin siyasî ilişkiye dönmesi ilk başında böyle gözükmüştü. Böyle baktığımızda Dünya Bankasının ne kadar Amerika’nın politikasından etkilendiği daha net bir şekilde anlaşılır. Dolayısıyla, Dünya Bankası’nın verdiği borçlar ve destek sadece ekonomik gelişim için değil ama Amerika’yla bir siyasî ilişki başlatmak için olduğu denilebilir.
          Bu teşvikleri kabul etmeyen ülkelere ne oldu peki? Soğuk savaşında kapitalizme doğur yönetemediği ülkeleri sonra Amerika başka bir krizi ile değerlendirdi. 1970’lerde olan borç krizini değerlendirip çoğu ülkeyi yeni neoliberal borç programlarıyla kendi gölgesinin altına aldı. Böylece bu ülkeler ayakta kalabilmek için Amerika’ya karşı gelemiyorlardı çünkü onun desteğine muhtaç bir hale düşmüşlerdi. Amerika Türkiye’yi Soğuk Savaş zamanında ve borç krizi zamanında istediği gibi etkileyemediği için kendi krizlerini yaratmaları gerekiyordu.

Eylül 12, 1980
          1980’den önce Dünya Bankasının programlarına Türkiye’de karşı gelenler olduğu için uygulanılamadı. Bülent Ecevit’in o dönem yönettiği parti dış güçlerden yönetilen bir sistemin ülkemize girmesine, sızmasına izin vermiyordu. Dolayısıyla, Washington’dakiler başka bir dost arıyordu. İyi bilinir ki Amerikalı liderlerinin bizim askerî güçlerimizle yakın bir ilişkileri vardı. Bu ilişkileri kullanarak Eylül 12, 1980 darbesinde Amerika’nın bir eli olduğu çoğu akademisyen ve tarihçiler tarafından düşünülüyor. Ülkede kriz yaratıp böylece sızma fırsatını bulan Amerika ülkemizde DB ve IMF programlarını başlatmak için hiç beklemedi.
          Türkiye’nin Amerika için önemi çoğunlukla Orta Doğu’ya bağlıydı. Sovyetler Afganistan’a girdikten sonra ve İran’daki iç savaşlardan sonra Orta Doğu’da pek çok sarsıntı yaşandı. Buradaki politik açısından değişken ortamı kendi işlerine doğru yönetmek için Amerika Orta Doğu’ya bir giriş bulması gerekiyordu. Türkiye’nin konumu da onlar için fevkaladeydi. Bu konumu elde etmek için önce Türkiye’nin gücünü azaltmaları gerekiyordu.

Ekonomik Uygulamalar
         1980’de ülkeyi yönetmeye başlayan askerî güçler Amerika’nın taleplerine uyum sağlıyordu. Solcu partilerini yok ettiler, İslami partilerini yok ettiler, işçi gruplarını yok ettiler, tüm kültürel kurumlarını da yok ettiler ve siyasette muhalefeti de yok ettiler. Böylece onlara karşı çıkabilecek hiçbir insanı bırakmadılar. DB ve IMF programları sorunsuz ve karşılıksız başlatıldı.
          Ekonomik gelişim programlarının başlatılmasıyla bir takım ekonomik sorunlar da başlamıştı: enflasyon, gittikçe yükselen borç, TL’nin değersizleşmesi. Bunların hepsi DB tarafından uygulanılan hususlardı. Bunları yaparak yurt dışından iş adamlarının özel sektöre gelmelerini teşvik ediyorlardı. Daha önce anlatıldığı gibi, devlet tüm sektörlerden aniden çıktığı için çoğu alanlarda boşluklar vardı. Bu sadece Türkiye için değil ama tüm destek alan ülkeler için bir gerçek. Sağlık, eğitim, üretim gibi alanlarda aniden bir eksilme oldu. Özel sektör bu alanları hızla doldurdu ama bu işlere girişenler genellikle yabancı iş adamları olduğu için kârları onlar kazanıyordu. Yerel halk sadece onların kurduğu işyerlerinde veya fabrikalarında çalışıyordu. Ve işçi grupları da yok edildiği için iş adamlarının yönetimlerine karşı gelen sesler duyulmuyordu.
Yüksek borç ve enflasyona rağmen Dünya Bankası Türkiye’yi tebriklerle kutluyordu. Türkiye’ye beş sene içinde verilen destek çok başarılı ve GSYH’yi %2.5 yükselttiği için iyi gelişimleri olduğunu söylüyordu. Burada GSYH’yi biraz daha incelenmesi gerekiliyor. Daha önce gösterildiği gibi, özel sektördeki üretim yurt dışından gelenlerden dolayı çoğalmış olabilir. Ama bu kârlar ülke içinde kalmıyordu. O şirketin ana merkezi nerdeyse oraya mallarla beraber ihraç ediliyordu. Yani GSYH’yi %2.5 yükseltmekle çok büyük bir kazanç elde edilmiyordu.

Siyasî Uygulamalar
          Yazılarda bulunmayan ama Dünya Bankasının kuşkusuz başardığı başka bir şey vardı: siyasi ilişki. Bu kadar kısa süre içerisinde Türkiye’ye devamlı gelen para aynı zamanda yabancı uzmanları getirdi ülkeye. Anlaşmaları yapmak için, resmi işlere imza atmak için, vs. Bunu yaptıkça Ankara’dakileri Batılı uzmanlarının mevcudiyetine alıştırdılar. Ayrıca, ülkeye yüksek miktarda maddî destek verildiği için siyasî ortamlarda da Amerika ve Türkiye arasında bağ kuruldu.
          Türkiye bu ilişkiyi yaşayabilmesi için iyi korumalıydı. Darbeden sonra başlatılan DB ve IMF programları ülkeyi borç ve enflasyon içinde batırmıştı; gücünü kaybetmişti. Amerika Türkiye’nin gücünü bitirmeyi başarmıştı. Ekonomik gelişimin aldatıcı görünümüyle ülkeye sızmıştı. Artık Amerika’yla iyi durumda olmak mecburiydi çünkü onların desteğine muhtaç kalan bir Türkiye vardı.

Askeri Misyonlar
          Amerika’nın taleplerine karşı çıkmamak Ankara’da ve Türkiye’nin başka şehirlerinde kurulan askerî üsler ve donanımlarla ilgilidir. İyi bilinmektedir ki Amerikan üsleri ülkemizin birçok yerinde vardır: İncirlik, Şile, Kürecik, Ankara… Yeni üslerin kurulmasına veya var olan üsleri güçlenmesine 1980’den önce izin verilmezdi. Ama ülkenin gücü düştükçe Amerikan taleplerini hep “Evet” diye cevaplamamız gerekmişti.
          Türkiye’de kurulan üsler ve donanımlar Körfez Savaşında Amerika için kritik rolü vardı. Malumunuz, Amerika iki kıta ve bir okyanus uzaklıkta olduğu için o kadar malzemeyi ve askerî gücü yetiştirmesi kolay bir şey değil. Böylece Orta Doğu’ya yakın askerî güçlerini kullanarak hem daha hızlı yetişme kapasitesi vardı hem de gelişen olaylara daha güçlü karşılık verme imkanları vardı. Bu nedenle savaştan galip çıktılar. Körfez Savaşındaki Orta Doğu’da yaratılan dengesizliği bir kriz olarak değerlendiren Amerika oraya da sızdı.

Baştan Alalım
          Bu konuya nasıl geldik? Hızlıca baştan alıp özetleyelim. 1980’deki darbeyi destekleyip onu bir fırsat olarak bilen Amerika Türkiye’ye Dünya Bankasından ve Uluslararası Para Fonundan borç ve destek programlarını yerleştirmeyi başardı. Yeni hükümetle birlikte sadece ekonomik anları değil siyasî alanlara da sızdı. Tüm muhalefeti ve karşı gelebilecek kurumları eledikten sonra ülkedeki solcuları da bastırıldı. Sonra DB’nin ve IMF’in programları ekonomik gelişimi sağlayacağına yüksek borç ve enflasyon gibi birtakım sorunlar yarattı. Bu nedenle Türkiye güçsüz bir duruma düşürüldü. Amerika’nın taleplerine uyum sağlayarak ülkede çoğu alanlarda değişiklikler oldu: hassaten Amerika’nın Türkiye’deki askerî mevcudiyeti. Bu nedenle ekonomik gelişimin sadece bir ön plan olduğunu, arkasında daha başka hedefler olduğu, görülmektedir. 
            İlaveten, sosyal hizmet alanlarının neoliberal uygulamalarından dolayı özel sektöre bırakılmasıyla sağlık, eğitim ve diğer sosyal hizmetler alanlarında eksiklikler ve yetersizlikler vardı. Özel sektördeki kâr amacına çalışan yabancılar bu alanlara çok yatırım yapmamıştı. Bu programlardan dolayı Türkiye ve kendi ekonomisi arasına bir bariyer yerleştirilmişti. Türkiye’nin halkı sosyal hizmetlerden mahrum kalmıştı ve Amerikan etkisinin altında kalmıştı. Ekonomik gelişim diye dolaşan kurumlar Türkiye’de güç yaratmadı: Amerika’nın ve ticaretin bir piyonu olmasını sağladı.

Halkın Sesi
          Bu dönemdeki zorlukları ve Amerikan askerlerinin ve etkisinin çokluğunu göstermek için biraz Nazım Hikmeti dinlemeliyiz. Bu şairimiz 1963’te vefat etmesi ve 1980’lerde yaşamamasına rağmen, bu dönemki olayları iyi yansıttığını düşünüyorum. Türkiye’ye gelen Amerikan etkisinin yarattığı gerginliği bu şiirde okur tarafına iletiliyor:

"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
           hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
                            ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. (Nazım Hikmet 1962)

          Şiirdeki koyu harflerle yazılan kısımlara bakılırsa eğer buradaki kuvvetli kelimeler görülebilir ve Nazım’ın bize ilettiği duygular hissedilebilir. Amerika’nın hibeleriyle Türkiye bir “yarı sömürge” haline getirilerek ve güçsüz durumda bırakılarak ülkeye “Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması” yerleştirilir. Anlatılan DB ve IMF’den gelen etkileri burada Nazım Hikmet çok güzel bir şekilde yansıtmaktadır.

Peki Biz Ne Yapmalıyız?
          Ne mutlu ki bu sorunları atlatmışız. “Ne mutlu Türküm diyene.” Şimdi, bu günlerde, geçmişimize bakmamız gerekiyor. Aynı hatalardan uzak durmamız gerekiyor. Yurt dışından gelen etkilerin bizi bölmesine izin verirsek yeniden güçsüz bir duruma düşeriz. Anlatılan olaylarda görüldüğü gibi Amerika Türkleri bölmüştü. Tüm kurumları yok etmişti: işçi kurumlarından kültür kurumlarına kadar. Çünkü birlikte ve beraberlikte güç olduğu açıktır. Biz de bunu unutmayalım. Birlik ve beraberlik. Geleceğimiz açık olsun Türkiye.
 
 

    https://www.alexa.com/siteinfo/abdpost.com