İngilizce Bilmeden Amerika’ya Gelen Türk’ün Dramı

İngilizce Bilmeden Amerika'ya Gelen Türk'ün Dramı

Her şey sinemaya ve film sektörüne olan aşkımın beni bir şekilde Amerika Birleşik Devletleri’nin güzide Boston şehrine sürüklemesiyle başladı. Küçüklükten bu yana filmlere inanılmaz ilgi duyuyorum. Stallone, Al Pacino, Robert De Niro posterleri süslüyor odamın duvarlarını. Sürekli olarak film muhabbeti yaptığım için de çevremde herkes bu ’hastalığım’dan

03 Aralık 2019 - 20:52

Her şey sinemaya ve film sektörüne olan aşkımın beni bir şekilde ABD’nin güzide Boston şehrine sürüklemesiyle başladı. Küçüklükten bu yana filmlere inanılmaz ilgi duyuyorum. Stallone, Al Pacino, Robert De Niro posterleri süslüyor odamın duvarlarını. Sürekli olarak film muhabbeti yaptığım için de çevremde herkes bu ’hastalığım’dan

haberdar. Film izlemek dışında yaptığım pek bir iş olmamasından dolayı, çok sevgili babamın da artık “adam olup elimin iş tutması” konusunda baskıları ve fedakârlıkları sayesinde, Boston’da bir film okulunun programına, çok yakın bir arkadaşım aracılığıyla başvurdum ve hazırlıklarımı çabucak tamamlayıp yola çıktım. Yalnız

tüm bunları yaparken küçük bir sorunum vardı: İngilizce bilmiyordum. Yani ben hep biliyorum sanıyordum, en azından kendime yetecek kadar var diyordum ama öyle değilmiş…

Eşle dostla vedalaşıp uçağa atladım, Amsterdam aktarmalı olarak varacaktım Boston’a. Hayatımda ilk kez yurt dışına çıkıyordum.

Uçak Amsterdam'a indiği vakit benim için azap dolu serüvenin başlangıcı oldu. İngilizce hakkında hiçbir şey bilmediğim gerçeğiyle ilk burada yüzleştim. Zaten özel bir üniversitede 7 senedir sürünüyorum, İngilizce'yle tek alakam izlediğim filmlerden bazılarını alt yazılı izlemek “zorunda kaldığımdan” olduğu için, aktarma uçağımı bulana kadar etrafımda duyduğum yabancı dilde anonslar da üstüne eklenince, iflahım kaydı, sinirlerim bozuldu. Schiphol havaalanında diz çöküp neden böyle oldu şimdi diye hüngür hüngür ağlarken sağ olsun birkaç Türk’ün yardımıyla aktarma uçağımı bulabildim.

Boston’a vardığımda taksiciye film okulunun adresinin olduğu kâğıdı gösterdim. Okula yakın ucuz bir otele yerleştim. Eğitimin başlamasına henüz 2 hafta vardı.

Bu süre zarfında etrafta boş boş dolanıp bar bahçe gezmek dışında pek bir şey de yapmadım. Telefona birkaç uygulama indirdim dili öğreneyim diye de, bir yaştan sonra kafa basmıyor ki. Çoğu zaman otel odasında tek başıma takılıyor, Türkçe arabesk şarkılarla kendime has bir efkâr yaşıyordum. Türkiye’den arkadaşlara da “Of burası şöyle ya burası böyle” diye kolpadan sinyal yapıyorum. Hâlbuki alakası yok.

Okul başladığında da ilk derste benim İngilizce bilmediğimi fark eden danışmanlar, benim acilen bir kursa yazılmamı, yoksa tüm emeklerimin boşa gideceğini bana “anlayabildiğim dilden” anlatınca, sonsuz bir cehennemin içine düştüğümü idrak edebildim.

Okula en erken gidip sıraların, masaların yerini falan düzeltiyor, ders vakitlerinde tahtayı siliyor, sempatik olup kendimi sevdirmeye çalışıyordum. Lakin o da hiçbir işe yaramadı, kimse benimle vakit geçirmek istemiyordu. “How are you ne var yo!” faslının ötesine geçemiyordum ki... Eziklik tüm hücrelerime tepeden tırnağa işlerken benim elimden gelen tek şey “sağ elim right sol elim left.” Allah belasını versin böyle acizliğin…


Neyse böyle böyle günler geçiyor, çaresizliğimle yüzleşmekten artık sıkılıyor, ciddi şekilde memlekete geri dönmeyi kafamda tasarlıyordum.

Bir gece otele biraz erken geldim. Hızlı hızlı bir şeyler içip kendimi Boston sokaklarına attım. İki üç blok dolandıktan sonra, daha önceden fark etmediğim bir bara gözüm ilişti. Kafam da hafiften açılıyordu. Usulüyle içeri girip bara yöneldim. Viski dedim. Barmen bir şeyler dedi “ok” dedim. Ok, diyorum herkese zaten eyvallahı fullemişim. Diktim kafaya, bir daha viski dedim. Bu sefer o bana “ok” dedi. Neyse döndüm etrafı kesiyorum. 3-5 insan vardı içeride, bilardo masası var arkada, müzik kutusu var. Sonra ben yine “s*keyim İngilizceyi!” diye söylenip kendimi sarhoş etmeye meylettim ki, sağımdan güzel bir parfüm kokusu burnuma doluştu…


Hafif göz ucuyla süzeyim diye sağıma dönecek gibi oldum ki “Haayy!” dedi bana kokunun sahibi.

Hemen önüme döndüm. Sonra benim de ağzımdan kısık bir “Hi” çıktı. Sonra bu bir şeyler daha söyledi, ben bu sefer taburenin üzerinde gövdemle sağa dönüp, hafif de geri çekilip sesin sahibini görmek için hamle yaptım. Kumral, yeşil gözlü, beyaz tenli, kot şort-beyaz tişört hayli hoş genç bir kadın... Sonra bana yine bir şeyler deyince hanımefendi, istemsiz tekrar önüme döndüm, bardağıma uzandım. Tam yudumlarken de “No english!” diyebildim.


Akabinde hemen üstüme bir eyalet dolusu umutsuzluk geri çöktü ama...

Sonra hatun bir güldü, “What’s your name? (Adın ne?)” dedi, ben de güldüm adımı söyledim. “My name is Stella. (Adım Stella.)” dedi o da. Sonra döndü bir şeyler dedi “Your english is ok. (İngilizcen iyi.)” dedi güldü. “Ok” dedim ben de güldüm. O güldükçe benim içime iskenderin üstüne tereyağı cosslamış gibi bir his doluyor... Sonra bu bana son derece basit şeyler sorarak diyalog sürdürmeye çalışıyor. Ben de baktım yavaş yavaş ısınıyor gibiyim. “Drink? (İçki?)” dedim, bu da viski istedi. Şerefe dedim, cheers (şerefe) dedi. What (Ne?) dedim, o da what dedi. Baya bir güldük sonra.


Allah’ım dedim kuluna yürü mü dedin ne oluyor? Dilim de açıldı. Kalemle Türkiye haritası falan bile çizdim.

Bak diyorum burası east (Doğu), burası West (Batı), burada deniz, burada zeytinyağı, burada inekler var, burada çay var diyorum… Açıldım iyice, kafam da çakır oldu mu… Anlatıyor da anlatıyor bu, anlamıyorum; muhtemelen o da beni anlamıyor ama çok iyi anlaşıyoruz sürekli gülüyoruz. Böyle böyle gece yarısı oldu, barda bir barmen bir biz kaldık. Sonra bu bana döndü “Are you coming? (Geliyor musun?)” dedi. “What?”

dedim, elimden tuttu bardan çıktık. Biraz yürüdük sonra bir sokak köşesinde öpüştük bununla. “Where are you going? (Nereye gidiyorsun?)” dedi, “My otel (Otelime).” dedim elimle işaret ettim, “Ok” dedi. Aha dedim bu iş bu kadar…


Neyse otele geldik, yukarı çıktık. Başladık yine öpüşmeye, ama bu sefer kontrol bana geçmişti çünkü artık bildiğim bir dilden konuşuyorduk.

Soyunup yatağa uzandık. Bu “oh” dedikçe ben Kara Murat, “ah” dedikçe ben Kara Murat… Resmen şov yapıyordum, bir taraftan içime mutluluk dolmaya devam ediyor, performansım tam anlamıyla ‘parmak ısırtıyor’du. Bir süre geçti tabii, baktım bu alttan bana bir şeyler söylemeye çalışıyor. Dinlemiyorum, duymuyorum ama bu hala bana bir şeyler demeye çalışıyor. "Iryı ıhı kımın" falan bişeyler demeye çalışıyor. En son bir durdum “What?” dedim, en heyecanlı yerinde ama biraz da sinirlendim tabi. “Are you coming?” dedi.


“What?” dedim. “ARE YOU COMING?” diye bağırdı bu sefer bu.  Yataktan usulca doğruldum, zar zor ışığı açtım. Bunun gözler kamaştı tabii.

Sonra bu sefer daha fazla agresifliğe yer vermemek adına sakince sordum: “Where are you going?” Bu bir “tısttısıtıs” diye güldü önce, sonra kalktı yataktan üstünü giyinmeye başladı. “Yav Stella where are you going?” diyorum, cevap yok. Ben de donu monu giymeye meylettim bir taraftan. “Stella,” diyorum, “Where are you going?”; “Stupid (aptal)” falan diyor, fak mak diyor. Vurdu kapıyı çıktı gitti insan bir elveda demez mi, demedi işte. Cama çıktım baktım arkasından, rahmetli Marlon Brando gibi bir kez daha bağırdım var gücümle: “STELLAAAAA!!! WHERE ARE YOU GOIIIINGGGGG???” Orta parmak kaldırdı ardına bakmadan.


Çok sonraları, mevzunun İngilizce seviyem üzerinden cereyan ettiğini anladım tabi. Ama o anda aklıma neler geldiğini ifade etmeye mecalim yetmez.

Açtım yine bir bira daha, yanına anlayabildiğim dilden bir Ahmet Kaya, bir de sigara yaktım. Rastgele çal dedim, söylediği şuydu:


Nereden baksan tutarsızlık,

Nereden baksan ahmakça!

YORUMLAR

  • 1 Yorum
  • f p
    2 gün önce
    yani kusura bakmada bende bir bok sandim okudum. bu hikayenin sonu ingilizce ogrenmekle bitmeliydi !!!
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
R. Kelly charged with bribing government employee:
R. Kelly charged with bribing government employee:
Kylie Jenner puts famous curves on display in skin
Kylie Jenner puts famous curves on display in skin